AKPARTİ, CAMİNİN MİHRABINI KİRLETİRKEN

Görsel

 

AKPARTİ, CAMİNİN

MİHRABINI KİRLETİRKEN

 

Dr. Seyfi Say

 

Son günlerde birileri Başbakan Erdoğan’ı adeta imanın yedinci, İslâm’ın altıncı şartı haline getirmiş bulunuyor.

Onlara göre, Erdoğan’ın zarar görmesi, imanın ve İslam’ın zarar görmesi demek…

Böylece, İslamî duyarlılık düzeylerini, çaplarını ve ufuklarını ayan beyan ortaya koymuş oluyorlar.

Henüz şunun bile farkında değiller: Savunulması gerekenler İslamî ilkelerdir, şahıslar değil.

İslamî ilkeler dışında neyi yüceltirseniz, o, sizin putunuzdur.

Erdoğan, bir puta dönüşmeye başlamış bulunmaktadır. Hatta dönüştürülmüştür.

Ancak, tek sorun bu değil… Erdoğan’ın kendisi de, bilerek veya bilmeyerek “put”lar icat etmektedir.

Daha beş gün önce, “Bize Allah yeter, bize millet yeter” diyerek, milleti hâşâ Allahu Teala ile aynı konuma yücelten, Erdoğan’dı.

Salabet-i diniyesi, tevhidi anlama düzeyi işte bu!..

Millet/ulus kavramının, Fransız İhtilali ile birlikte laik dünya görüşünün putu haline geldiğini, bu tür konuların uzmanı olanlar biliyorlar, ayrıntısına girmeye gerek yok.

Beyefendi bir taraftan Allahu Teala’dan bahsediyor, diğer taraftan da, laik dünya görüşünün putunu Allahu Teala’ya denk bir konumda anıyor.

Ve, bizim matbuat âleminin kalem sahibi çağdaş müçtehitleri, kapıkulu âlimleri, tık bile demiyorlar.

*

Yazımızın başlığı, cami ve mihrapla ilgili…

Birkaç gün önce, benim İHL 11’inci sınıfta okuyan çocuk, Edebiyat ders kitabını bana göstermiş bulunuyor.

Kitabın 68’inci sayfasında bir tablo yer alıyor. Osman Hamdi adlı bir aşağılık adama aitmiş.. Tablonun adı, “Mihrap”..

Bilindiği gibi mihrap, camide imamın namaz kıldığı yere verilen ad. Nitekim tabloda mihrap ve mihrabı çevreleyen âyetler açıkça görülüyor.

Mihrabın önünde ise, dekolte giyimli bir bayanın, rahlenin üzerine tünemiş olduğunu görüyoruz. Ayaklarının altında ise kitaplar.. Doğal olarak, bunların, rahlenin üstünde bulunması gereken Kur’an nüshaları olduğunu anlıyoruz.

Osman Hamdi adlı hayvan, yaptığı tabloda, Kur’an nüshalarını, putu olan kadının ayaklarının dibine yerleştirmiş, putunu ise getirip rahlenin üstüne oturtmuş.

Ve, bizim Akparti Hükümeti’nin Milli Eğitim Bakanlığı çalışanları, Edebiyat ders kitabına, bu tabloyu yerleştirmişler.

Bu resmin edebiyatla nasıl bir ilişkisinin bulunduğunu çözme görevini ise, öğrencilere bırakmışlar.

Evet, böylesi bir tablo, bu milletin mukaddesatına açıkça sövmek değilse, sövmek nasıl birşeydir?

Bir edebiyat “ders” kitabına böylesi iğrenç ve aşağılık bir rezil tablo nasıl girebilmektedir?

Kendi toplumunun değerlerini tahkir eden bu tür bir resmin dünyanın başka bir ülkesinde bir ders kitabında yer alması mümkün müdür?

Bu resmin, bir ara Avrupa’da Hz. Peygamber s.a.s.’i aşağılamak için karikatür yayınlayanların tutumundan bir farkı var mıdır?

Ve, Akparti Hükümeti’nin Milli Eğitim Bakanlığı’na çöreklenmiş bakanları (bakıp da görmeyenleri), sürü sepet bürokratları orada ne iş yapmaktadırlar?

Nabi Avcı efendi, Mecusiliğin günümüze kalmış son büyük anıtlarından biri gibi duran pos bıyıklarının bakımı dışında acaba hangi işlerle meşguldür?

*

Her gelişin bir gidişi vardır..

Ve, genellikle, nasıl geldiyseniz, öyle gidersiniz..

Tayyip Erdoğan, 28 Şubat Süreci’nin bir parçası olarak, ABD ile Türkiye’deki derin çevrelerin işbirliğinin ürünü olarak iktidar nimetine erişmiştir..

Ve şimdi söz konusu işbirliği parçalanmış olduğu için, birileri, Tayyip’in akıbetinden endişelenmeye başlamış durumdalar.

Tayyip Erdoğan, 28 Şubat’ı gerçekleştiren iç ve dış çevrelere meydan okuyarak gelmedi. Millî Görüş gömleğini çıkarttığını söyleyip söz konusu çevrelerle uzlaşarak geldi.

Ve, gelir gelmez, Türkiye’deki İslamcı hareketin ılımlılaştırılması, yumuşatılması, laikleştirilmesi, seküler dünya görüşüne entegre edilmesi çabalarına onay verdi. Hatta, bu çabaların bir parçası oldu.

Din milliyetçiliğine “karşı” olduğunu, İslam devleti idealine inanmadığını, ideoloji olarak patenti Avrupa’ya ait olan muhafazakâr demokrasi anlayışını benimsediğini sürekli tekrarladı.

Mütedeyyin kesimin demokratik haklardan yararlanmasının önünü açacak adımları atarken, İslam’ın saf ve pür haliyle savunulmasının zemininin derin operasyonlarla ortadan kaldırılması çabalarına da onay verdi.

Akparti hükümeti dönemi, eski Şeriatçıların sopa değil havuç politikalarıyla yola getirilmeye, düzene biat etmeye çağırıldığı bir dönem oldu.

Bunu kabul etmeyenler ise, örtülü, gizli ve saklı, profesyonelce tezgâhlanmış operasyonlara maruz kaldılar. En “doğal” yöntemlerle varlıkları bile ortadan kaldırılmaya çalışıldı.

Ve bunlar, yalnız bırakıldılar. Sorunlarını hiç kimseye söyleyemez duruma düşürüldüler. “Zehirle pişmiş aşı” tek başlarına yudumlamak zorunda kaldılar.

Sırf, laik demokratik düzene “teslim” olmayı kabul etmedikleri için.

Bu da yetmedi, komplo ve tuzaklar çalılığında elleri ve yüzleri yara bere içinde yürümeye zorlandılar.

Ve, Tayyip Erdoğan, bütün bunlara, onay verdi.. Vicdanı hiç sızlamadı..

Çünkü o, Dolmabahçe’de, Yaşar Büyükanıt’ın şahsında derin çevrelerle gizli bir anlaşmaya varmıştı.

Bu, ona, halkın önünde “en dindarca” söylemleri dile getirme iznini ve imkânını da kazandırmıştı.

*

Hz. Ömer r.a., İranlılar’la savaşan İslâm ordusuna gönderdiği bir mektubunda şöyle diyordu: “Allah c. c., düşmana karşı size, sırf düşmanınız günahkâr olduğu için yardım ediyor. Şayet günahta onlara ortak olursanız, yenilirsiniz. Çünkü, onların silahı ve adamı sizinkinden fazla.”

Şimdi Tayyip Erdoğan’ın, “Bizim Allahımız var” edebiyatı yaptığını görüyoruz.

Hayır, senin resmî düzeyde sadece Atatürk’ün var.

Resmî dairelerine sen, Kelime-i Tevhîd’i asamazsın. Atatürk sureti asabilirsin.

Sen… Türk parasının üstüne, “Biz ancak Allah’a dayanırız” yazamazsın. Ancak Atatürk resmi basabilirsin.

Sen… Milli Güvenlik Kurulu toplantısında Allahu Teala’nın adını ağzına alamazsın. Allahu Teala’nın hükümlerinden bahsedemezsin.. Atatürk’ün bağımsızlıkçılığından vesaire dem vurabilirsin sadece..  

Onun için senin “Bizim Allahımız var” lafın, beş para etmez..

Bununla, ancak halkı kandırabilirsin.. Allahu Teala’yı değil…

Elin Hristiyanı Hz. İsa’yı Allah’ın oğlu yaparken, sen “teşrî” düzeyinde Mustafa Kemal’i Allah’ın hâşâ oğlu bile değil, Allahu Teala’nın üstünde kabul etmekten gocunmazsın. Muhafazakâr demokrasi edebiyatı ile bu tavrı içselleştirirsin.

Üstelik, Hz. İsa, büyük bir peygamber.. Mustafa Kemal’in kim olduğu ise malum..

Sen… Atatürk ilkelerinin “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” ilkeler olduğunu sessizce dinler, Allahu Teala’nın ilkelerinin ise önemsiz olduğunu açıkça söylersin. Çünkü, “din milliyetçiliğine karşı olduğunu” mitinglerde ilan eder, “İslam devleti idealine inanmadığını” açıklarsın..

Söyle bakalım… Hristiyanlar Hz. İsa’yı Allahu Teala’nın hâşâ oğlu kabul eder, sense Can Dündar’ın Mustafa’sını teşrî alanda Allahu Teala’nın üstünde bir konuma yerleştirirken, Rabbülâlemîn’den hangi yardımı bekliyorsun?..

Sen… Sen ne konuştuğunun, ne yaptığının farkında mısın?!…

Sen ancak, kendin gibi “çifte standart” müslümanlarını ve etrafındaki ulufe bekleyen “yalakalar”ı kandırabilirsin.  Bunu anlayabiliyor musun?..

Sen Milli Güvenlik Kurulu’nda birilerine “Sizin laikliğiniz size, benim İslam şeraitim/dinim bana” diyemiyorsan, halkın karşısına geçip, “Bizim Allahımız var” edebiyatı yapmayacaksın.

Utanacaksın!..

Şu hırsa, şu açgözlülüğe bak!… Dünyayı yalayıp yutmuş, başbakan olmuş, başkanlığa, cumhurbaşkanlığa gözünü dikmiş, bütün bunlar yetmiyormuş gibi Allahu Teala’yı bile “tekel”ine almaya kalkışıyor.. “Bizim Allahımız var”mış… Sanki Allahu Teala kendisinin tekelinde.. Sanki, Allahu Teala muhafazakâr demokrat Tayyib’in zevkinin ve keyfinin bekçisi..

Evet, sen… Bir taraftan vatandaşa “din milliyetçiliğine karşı olduğunu” söylerken, diğer taraftan “Bizim Allahımız var” edebiyatı ile Demirelvari dindarlık gösterileri yapmaktan utanacaksın!..

Milli Eğitim’in ders kitaplarına bakılırsa, senin “Osman Hamdi’n var”.. Ve bu alçak adam, caminin mihrabını putu ile kirletiyor, açıkça Kur’an’a hakaret ediyor. Dinî değerleri aşağılıyor.

Ve sen de, bu kitabı “parasız” dağıtmakla övünüyorsun..

İyi “hizmet” ediyorsun Osman Hamdiler’e..

Bu hizmetin karşılığı sana ahirette eksiksiz ödenir. Muhtemelen bu dünyada da bir “bedeli” olacaktır.

 

“İnkâr edenlere gelince, onların amelleri, ıssız çöllerdeki serap gibidir ki susayan onu su zanneder; nihayet ona vardığında orada herhangi bir şey bulamamış, üstelik yanı başında da Allah’ı bulmuştur; Allah ise, onun hesabını tastamam görmüştür. Allah hesabı çok çabuk görendir.” (Nûr Suresi, 24/39)