FETHULLAH GÜLEN GRUBUNUN MISIR’DAKİ DARBE VESİLESİYLE ANLATTIKLARI

Görsel

Mahmut Şahin

 

Hüseyin Gülerce, bir fikir adamı ya da yazar olarak pek önemli biri sayılmaz. Ancak, “Cemaat”in ve/veya Fethullah Gülen’in bir tür yarı-resmî sözcüsü gibi görülmesi, onu dikkatle takip edilen bir adam haline getiriyor. Zaman gazetesinin ondan pekçok bakımdan üstün başka yazarlarının (mesela Ahmet Selim’in) hiç dikkat çekmemesine karşılık, Gülerce’nin sürekli gündeme gelmesinin nedeni bu.

Gülerce, 5 Temmuz 2013 tarihli son yazısında, Mısır’la ilgili olarak şunları söylüyor:

 

Mısır’daki darbenin anlattıkları…

Mısır’daki askerî darbe, hissiyat ile gerçeklik arasındaki acıklı hali ve ders veren farkları anlatıyor.

Müslüman Kardeşler’in iktidar denemesi, kötü bir sonla bitti diyebiliriz. Dileriz, Mısır bir iç savaşın, kardeş kavgasının içine düşmez.

Bir bahar düşünün, tekrar darbe hortlağı ile bitmesi, Arap dünyası için çok kötü oldu. Ne ibretliktir, laik kesim, liberallerle birlikte; Batı’nın hoş görüsü(!) ve himayesi ile darbe destekçiliği yaptı. Darbe için Tahrir Meydanı’nı kullandılar. Bir darbenin, havai fişek gösterileri ile kutlandığını da görmüş olduk… Benim gibi pek çok kişinin aklından geçmiştir sanırım, şu anda Türkiye’de yapılacak -Allah muhafaza- bir darbe için kim bilir ne çok havai fişek stoklayan vardır…

….

http://www.zaman.com.tr/huseyin-gulerce/misirdaki-darbenin-anlattiklari-_2107472.html

 

Görüldüğü gibi, Gülerce, hemen herkesin kabul edebileceği genel geçer hakikatlerin ardından asıl mesajına geliyor. Böylece, dile getirdiği birtakım doğruların, acı hapı yutturmak için onu şekere bandırma ameliyesinden başka birşey olmadığı sonucuna varıyoruz. Bir tür aldatma..

Beyefendi, “İslam coğrafyasında mütedeyyin insanlar, yönetime talip olacaklarsa dini referans almamalıdırlar” fetvasını veriyor.

Emriniz olur!

“Dinî söylemi öne çıkarmasalar belki daha işlevsel olur” vs. gibi birşey söylese, niyetinin belki iyi olabileceğini düşüneceğiz, fakat öyle demiyor, “Dini referans almamalıdırlar” buyuruyor.

Dini referans almamak başka birşey, göstermemek başka birşeydir. Mesela, bir insana, dinî söyleme başvurmadan, alkolün onu mahvedeceğini tıbbî bir söylemle anlatabilirsiniz. Bu, başka birşeydir. Fakat bir insana, “Alkol almanın haram olduğunu söylememelisin. Dinî söyleme başvurmamalısın!” dediğiniz zaman, gerçekte o kişinin din ve inanç hürriyetinin yanı sıra, düşünce ve inancını açıklama özgürlüğünü de yok etmiş olursunuz.

Mesela bugün Batı’da, hristiyan demokrat partiler mevcut. Bunlara, hristiyan olduklarını dile getirmeleri yasaklanmıyor. Buna karşı belki, “Hristiyanlığın zaten pek fazla siyasal talebi/düzenlemesi yok” denilebilir. Şayet bu itirazı haklı kabul edersek, o takdirde şunu söylememiz gerekir: Madem yok da, neden hristiyan olmayı bu şekilde öne çıkarıyorlar?

Hristiyan olmayı öne çıkarmak, “Hristiyan değilsen benimle birlikte siyaset yapamazsın, siyasal hayata katılamazsın; önce hristiyan kimliğini kabul edeceksin” mesajını vermek değil midir?!

Din, siyasete bundan daha fazla nasıl müdahale edebilir?!

İsrail’de durum daha da katı.. Hiç kimse İsrail’de, “Dini referans almayalım” diyemez.

Yarım hoca Hüseyin efendi, bu akılları “diyalog” içine girdiği yahudi ve hristiyanlara vermiyor, tutuyor hristiyanların salyangozlarını İslam ülkelerinde pazarlamaya çalışıyor. 

Ancak, Müslümanlar için “Dini referans almamalıdırlar” diyen Hüseyin efendi, bir sonraki cümlede makas değiştiriyor, “Din, siyasete vasıta yapılınca her şeyden evvel dinin özü zarar görüyor” diyor.

Muhterem kardeşim, dinin referans alınması ile, dinin siyasete vasıta yapılması aynı şey midir ki, bir sonraki cümlende utanmadan böyle birşey “yumurtluyorsun”?!

Tabiî bizim Hüseyin efendi, usul-detay ilişkisini acayip bir mantıkla tepetaklak eden muhterem hoca efendisinden ders almış, nasıl kafa karıştırılacağını çok iyi biliyor. “Din, siyasette referans alınınca herşeyden evvel dinin özü zarar görüyor” şeklindeki bir cümlenin “manyakça” olacağını gayet iyi bildiği için, hiç çaktırmadan kurnazca makas değiştiriyor, “Din, siyasete vasıta yapılınca…” uzun havasına geçiş yapıyor.

Türkçe olimpiyatlarında şarkı dinleye dinleye, makamdan makama nasıl ustaca geçilebileceğini kavramış…

Böylece, usta işi bir abrakadabra ya da hokus pokus ile din’i referans almayı dinin siyasete alet edilmesine dönüştürdükten sonra, saygılı ve efendi bir mütedeyyin müslüman pozu ile şu hükmü veriyor: “Dine karşı bir saygısızlık oluyor.

Yani, dini referans almak, dine karşı saygısızlıkmış…

Bence Hüseyin efendi bu aklı diyalog içinde bulunduğu haham ve papazlara verse çok iyi olur. Mesela onlara, “İncil’i referans almanız, İncil’e saygısızlık oluyor beyler” diyebilir. Aynı şekilde hahamlara da, “Yahudiliği referans almanız, Yahudiliğe saygısızlıktır” şeklindeki muhteşem bir zihnin olağanüstü mantıklı çıkarımını pazarlayabilir. Müslüman mahallesinde hristiyanların salyangozunu pazarlamaya çalışmasından daha iyidir. Hem de, bir çifte standarttan kurtulmuş olur. Hiç değilse, “Adam bize numara yapmıyormuş, sadece biraz ‘saftorik’miş, aynı şeyi hristiyana ve yahudiye de açıkça ve mertçe söyledi” diyebiliriz.

Ama demez!.. Diyemez!…

Gelelim Hüseyin efendinin dördüncü cümlesine (Ya da yumurtasına mı dersiniz, salyangozuna mı, her neyse!): “Ayrıca kendisini samimi Müslüman olarak gören, kabul eden geniş kitleler kendilerini dışlanmış hissediyorlar.

Peh peh peh!..

Kendisini samimi müslüman olarak gören, kabul eden geniş kitleler kendilerini dışlanmış hissediyorlarmış!..

İlk cümlesinden hareketle konuşmak gerekirse, kendisini samimi müslüman olarak gören, kabul eden geniş kitleler, dinin referans alınmasından rahatsız olan insanlarmış..

Hem dinin referans alınmasından rahatsız oluyorlar, hem de bunların kendilerini samimi müslüman olarak görmelerini, kabul etmelerini saygıyla karşılamamız gerekiyor.

Yoksa kendilerini dışlanmış hissediyorlarmış, hissetme kabiliyetleri azmanlaşmış bu kişilerin kendilerini dışlanmış hissetmelerine ciğer dayanmazmış..

Bunların kendilerini dışlanmış hissetmemeleri için, dini referans alanların bizzat kendilerini dışlamaları gerekiyormuş.

Mesela, bu mantığa göre, Mısır’da halkın büyük çoğunluğunun oyuyla iktidara gelen Mursi’den rahatsız olanlar, her ne kadar azınlık durumundaysalar da, kendilerini dışlanmış hissetmek gibi pek büyük bir bahtsızlığı yaşadıkları için, Mursi ile Mursi’ye destek veren çoğunluğun taleplerinin yok sayılması gerekiyor.

Sen de az uyanık değilsin, Hüseyin efendi!.. Öyle hocanın böyle çırağı!..

Dört cümlede işi sağlama bağlama ustalığını gösteren yarım hoca Hüseyin efendi, beşinci cümlesinde şahlanıyor, cuş u huruşa geliyor: “Daha da önemlisi, birikmiş tepkilerin sonucunda yönetime gelindiği için hassasiyet gösterilmesi gereken temel meselelerde çoğunlukla farkında olmadan bir ötekileştirme zihniyetine saplanılıyor.

Kısacası, birikmemiş tepkilerle yönetime gelmenin bir yolunu bulmak zorunda bu insanlar.. Adeta, yakıt kullanmadan motoru çalıştırmak gibi fizik yasalarını dumur eden bir talebin üstesinden gelmek zorundalar. Tepki birikmişse, gelmemeleri lazım, tepki birikmeyince de zaten gelemezler. Bu şartlar çerçevesinde nasıl gelineceğinin formülünü bulmak için Newton ve Einstein olmak bile yetmez ama, olsun..

Az uyanık değilsin Hüseyin efendi, bir de yeri geldiğinde ağlayabilme kabiliyetine sahip olsaymışsın, Fethullah efendinin yokluğu durumunda onun yerini çok rahat doldurabilirmişsin.

Ve Hüseyin efendi, son olarak, ağzındaki baklayı çıkarıyor: “Mütedeyyin insanlar için zemin; demokrasi, hukukun üstünlüğü, paylaşma ve evrensel insani değerlerdir.

Böylece, “demokrasi, hukukun üstünlüğü, paylaşma ve evrensel insani değerler” ile “referans alınan din”in farklı şeyler olduğunu öğrenmiş oluyoruz.

Muhterem kardeşim, madem öyle, neden şu “paylaşma” faaliyetlerinde tepe tepe dini referans alıyor, insanların dinî duygularını bu paylaşıma alet ediyorsun?

Mesela, neden “kurban” topluyorsun? Neden kurban kesme gibi dinî bir kurum, senin paylaşma faaliyetlerinin eksenini oluşturuyor?

Neden insanların zekâtlarının, sadakalarının peşinden koşuyorsun?

Neden, dini referans göstermeden, salt “evrensel insanî değerler” adına yardım toplamıyorsun?

Onu da geçtik, acayip çalgılar eşliğinde kız oğlan karışık hoplayıp zıplama, avaz avaz yâlelliler söyleme faaliyetlerine bile dini referans haline getirmek için neden “dinî” rüya hikâyeleri anlatıyorsun?

Dinî olmayan, “evrensel insanî değerler”e dayanan rüyaların suyu mu çıktı?

Kerli ferli adamlar, “dırahşan” çehreli kızların oynamalarını, şarkı söylemelerini gerdan kırarak, gözlerini bel bel dikerek izliyor, sonra da bu tabloya Peygamber Efendimiz s.a.s. rüyalar vasıtasıyla alet ediliyor, bütün bu utanmazlıklara din referans haline getirilmeye çalışılıyor..

Demokrasi vs. diyorsun, iyi güzel, peki Mursi darbe ile mi cumhurbaşkanı atanmıştı? Demokratik yollardan gelmemiş miydi, seçilmemiş miydi?

Hukuka uygun yollardan cumhurbaşkanı olmuş bir adamı “Benim hukukum yoksa da, tankım topum var” diyerek “tankın üstünlüğü” ilkesi eşliğinde alaşağı eden adamlar karşısında söyleyecek bütün lafın bu mu?..

Evet, İslam açısından bakıldığında, dini referans almayanların, dini hayatın dışına itmeye çalışanların, dine düşmanlık yapanların tek bir referansı vardır:  Heva ve heves. Demokrasi, hukukun üstünlüğü ilkesi vs. hepsi, işlerine geldikçe kullandıkları, acıkınca da utanmadan oturup yedikleri birer puttan başka birşey değildir.

Sonra da seni (din ve dünya) iş(in)de bir şerîat üzere kıldık. Sen ona uy, bilmeyenlerin (heves, arzu ve) hevalarına uyma!” (Casiye, 45/18)

.

(Not: Yukarıdaki yazımızın yayınlanmasından üç gün sonra Fethullah Gülen’in, Mursi’ye destek verdiğini gösteren bir konuşma yapmış olduğunu belirtelim. Bakınız: http://haber.rotahaber.com/fethullah-gulen-mursiye-destek-verdi_382376.html)

 

About these ads