“YENİ BİR İSLAM ANLAYIŞI” FURYASI

 

Ali Kaya

 

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Diyanet İşleri Başkanlığı ile Türkiye Diyanet Vakfı’nca Anadolu Gösteri ve Kongre Merkezi’nde düzenlenen II. Uluslararası Kültür Şöleni’nde şunları söylemiş:

 

“Kim ne derse desin, ne söylerse söylesin, bizim kültürümüz ve medeniyetimiz bir barış kültürüdür. Son dönemde, özellikle 11 Eylül sonrasında, İslam’ı terörle ya da aşırılıkla özdeşleştirmeye çalışanlar ne kadar vahim bir hata içinde olduklarını bu neslin temsil edeceği yeni İslam anlayışıyla anlayacaklar.

“Yine yakın coğrafyamızda, mezhep farklılıkları üzerinden Müslümanı Müslümana kırdırmaya çalışanlar, din farklılıkları üzerinden asırlarca aynı sokağı, şehri, mahalleyi paylaşmış Müslümanları, Hristiyanları, Sünnileri, Şiileri, Nusayrileri birbirinden ayırmaya çalışanlara bu yeni İslam anlayışı içinde yetişen yeni nesil en güçlü cevabı verecek.” (http://www.haber7.com/dis-politika/haber/1033695-davutoglu-onlara-cevabi-yeni-nesil-verecek)

 

Sorunlu bir “dil”, sorunlu bir anlatım..

Aslında, Batı’nın “terör” ve “aşırılık” tanımlarının yürütmekte oldukları psikolojik savaşın araçları olduğunu Davutoğlu benden daha iyi bilir.

Savunmacı ve özür dilemeci bir dille onların kavramlarını ödünç almanın davayı baştan kaybetmek anlamına geleceğini de yine benden daha iyi kavramış biridir.

Ancak, Dışişleri Bakanı olmanın verdiği “sorumluluk” duygusuyla, dinî konularda “sorumsuzca” konuştuğu görülüyor.

Yaptığı “barış” vurgusundaki “temel” yanlışlığın anlaşılması için, merhum Elmalılı’nın 1920’lerde, 30’larda yazdığı tefsirinde yer alan ifadeleri onun da, kendisini “sessizce” dinleyen Diyanet yetkililerinin de okumasında (veya bir kez daha okumasında) yarar var (Bakara Suresi’nin 190. ayetinin tefsiri):

 

Bu noktada Avrupalıların, İslâm dini hakkında iki çelişkili fikir yaymakta olduklarını görüyoruz:

1- Bir kısmı, doğrudan harp ilanının kararlaştırılmış, caiz bir mesele olduğunu bahane ederek İslâm’ın, saldırgan ve sırf kılıç kuvvetiyle yayılmış bir din olduğunu iddia etmek suretiyle onun ilmî, edebî, hukukî, ahlâkî, sosyal bakımdan müsbet olan manevî nüfuzunu inkar etmek istiyor. Bu fikir, İslâmî delillerin ilmî kuvvetine karşı koyma imkânı göremediklerinden dolayı; İslâm’ın hiç bir dinde görülmemiş olan yayılma mucizesini, sırf kılıç kuvvetine dayandırarak onu Hıristiyanlık taassubuyla hissî bir yoldan vurmak isteyen eski Hıristiyanların neşriyat kalıntılarıdır. Halbuki bunlar, bu saldırı ile kendi davalarını iki yönden çelişkiye düşürmektedirler. Çünkü bir taraftan Hıristiyanlığın emrine aykırı olarak, Haçlılar devrinden beri Hıristiyanları hep silaha ve tecavüze sevketmişler; diğer taraftan da genel olarak harbi, din fikrine ters göstermekle hem kendilerini, hem de mensub oldukları geçmiş ilâhî kitapları yalanlamışlar; aynı zamanda bununla son Peygamber’in cihad ile görevlendirileceği hakkında geçmiş kitaplardaki mucizeleri gizlemek istemişlerdir.

İslâm’ın sırf kılıçla yayıldığı iddiası, tarihe ve İslâm’ın hükümlerine karşı iftiradır. Gerçek şu hadis-i şerifin içindedir: “Allah Teâlâ, Kur’ân ile defetmeyeceği bazı kötülükleri kılıç ile defeder.”

İlmî ve aklî deliller söz anlayan, ilme saygı duyan, insafı olanlar içindir. Bunları tanımayan ve fırsat bulduğu zaman her hakkı ve her çeşit mukaddesatı çiğneyen ve çiğnemek için bekleyenlerin bozgunculuğunu önlemek, ancak kılıçla mümkün olur. Bunun için aslında iyi bir şey olmayan harp, ilim ve akıl, öğüt ve irşad dinlemeyen ve sırf şehvetlerden, garazlardan doğan büyük büyük fitnelere göre şerrin en zararsızı olur. Böylece itibarî bir güzellik kazanır. İcabına göre müdafaa, icabına göre taarruz harplerine girişmek, dinî bir vazife ve güzel görünen bir şey bile olur. Böyle olması için de bunun ancak Allah yolunda, hak yolunda, hak uğrunda yapılması ve bu niyetle hareket edilmesi lazım gelir. Çünkü başka maksat takib edenler, fitneyi defetme bahanesiyle daha büyük fitneler icad ederler. Zulme boyun eğmek, zulmü desteklemek olduğu zaman, dinin gereğine aykırı olacağı gibi; hak ve hayrı genelleştirmeye çalışmamak da din fikrine aykırıdır. Fitneler hem bastırılmalı, hem önüne geçilmelidir. Hak ve hayra engel olan şeyler ortadan kaldırıldığı zaman İslâm, her hâlde bütün insanlığın koşarak geleceği tek ilâhî dindir.

2- Buna karşılık ikinci kısma gelince bunlar: “İslâm dininde harb yalnız müdafaa halinde meşru kılınmış, müdafaa mecburiyeti olmadıkça harb caiz görülmemiş ve İslâm silahla değil; silahı terk etme teorisiyle, ilim ve akla, hak düşünceye verdiği önemle, ikna gücü ve diliyle yayılmıştır” diyorlar. Bunlar İslâm’ı savunur gibi görünerek Kur’ân‘daki bütün savaş emirlerinin, müdafaa harbine mahsus olduğunu ve müslümanlıkta doğrudan harp ilanına ve taarruza cevaz olmadığını iddia ediyorlar. Bunlar da Avrupa ve Hıristiyanlık açısından daha ince ve derin bir siyaset fikri takib eden, bazı yeni kalem sahiplerinin fikirleridir. Bu zatlar, pek alâ bilirler ki harbin caiz olmasının müdafaa hali ile sınırlı olması, netice itibariyle müdafaa imkanının da çekilip alınmasına sebeptir. Gerektiğinde düşmanın önüne geçebilmek için doğrudan taarruz edebilme hakkından mahrum olanlar, her zaman denemezse de çoğunlukla müdafaa gücüne de sahip olamazlar. Bu ise müdafaa hakkının da alınması demektir.

Bunu bildikleri için işgalleri altına aldıkları müslümanları maddi ve manevi bakımdan, silahtan soyutlamak için görünürde İslâm dininin lehinde görünen telkinlerle yine İslâm aleyhinde ince bir tertib yapmış oluyorlar.

Birinciler: “Müslümanlık ne fena şey! Çünkü silah emrediyor” diyorlar. Berikiler de: “Müslümanlık ne iyi şey! Çünkü silahı bırakmayı emrediyor” diyorlar. Bu iki fikir, netice itibariyle müslümanların silahını almak maksadında birleşiyor. Yeni olan, bu ikinci fikri gerçekten insanlık ve İslâmiyet lehinde ilmî bir fikir zannederek bu sayede İslâm’ın yayılmasına hizmet edeceğiz hayaliyle desteklemeye ve yukarıdaki nesih meselesini aksine yorumlamaya çalışan bazı İslâm yazarlarını da işitiyoruz….

Doğrusu İslâm dininde ilk emirlerden itibaren müdafaa hakkı meşru olduğu gibi, ihtiyaç hâlinde, Allah yolunda olmak üzere taarruz hakkı da meşrudur. Hatta gerektiğinde bir vazifedir…. Allah yolunda olma kaydı, her harbin esasıdır. Bu, düşünülmedikçe harp ve çarpışmaya asla cevaz yoktur.

Bundan dolayıdır ki Avrupalıların düşündükleri mânâ ile, “Saldırgan harbin, İslâm dininde yeri yoktur” demek caiz olabilir. Din fikrine ters düşecek harp de ne müdafaa, ne taarruzdur. Allah yolunda ve hak bir iş uğrunda olmayan, tağut fikri ve sırf saldırma maksadiyle olandır. Halbuki İslâm’da harp halinde bile, harbi güzel gösterebilecek gayeye aykırı olarak saldırma haramdır. Bunun için taarruz harbinde de riayet edilmesi gereken harp hukuku vardır. Bunu, insanlık tarihinde ilk önce İslâm dini ortaya koymuştur. “Haksız yere taarruz etmeyiniz. Çünkü Allah, haksız taarruz edenleri sevmez.” (Bakara, 2/190). Bu bakımdan, “İslâm dini sırf silah kuvvetiyle yayılmış bir saldırı dinidir” demek, sırf iftira olduğu gibi, “İslâm’ın yayılmasında silahın hiç hizmeti yoktur” demek de Kitap ve Sünnete aykırı bir yalan olur.

 

Davutoğlu, Elmalılı’yı okumak suretiyle sadece İslam’ı değil, uluslararası siyaseti de daha iyi anlama (veya anlatma) imkânına kavuşabilir.

Evet, onun konuşmasındaki sorunlu alanı, yanlış bir “barış” vurgusuna dayanan ve İslam’ın hakikatlerini küresel sistemin çıkar hesaplarına feda etmek anlamına gelen “yeni İslam anlayışı” söylemi oluşturuyor.

İslam ve İslam anlayışı söz konusu olduğunda “yeni” kelimesini kullanmak, daha baştan işe yanlış başlamak demektir. Çünkü İslam, dinde bid’ati, yani kendisinde yenilik yapılmasını kesin bir dille yasaklamış, dalalet/sapıklık olarak tanımlamıştır. Bid’at, ibtida kelimesi ile aynı kökten gelir ve bir yenilik başlatma anlamını taşır.

“Yeni” İslam anlayışından değil, sahih İslam anlayışından söz etmek gerekir. Bu da, Kur’an ve Sünnet çerçevesinde ümmetin/cemaatin benimsediği anlayıştır. Ve bunun, yeni bir İslam anlayışı üretmek ya da türetmekle bir ilgisi yoktur.

Söz konusu sahih İslam anlayışı, tarihte, Müslümanlar’la gayrimüslimlerin birarada yaşamasını başarıyla sağlamıştır. Bu birarada yaşa(t)ma muvaffakiyetini gösteremeyen, topraklarında farklı inanç mensuplarına hayat hakkı tanımayanlar, Hristiyanlar, Budistler vs. idi. İspanya Hristiyanlar’ın eline geçince sadece Müslümanlar değil, Yahudiler de katliama uğradılar. Yahudiler’e yönelik Nazi soykırımının üzerinden henüz bir asır bile geçmiş değil. Benzer şekilde Sırplar’ın Boşnaklar’a yönelik soykırımı çok yakın bir zamanda, daha 15-20 yıl önce yaşanmış bulunuyor.

Son örnek, Myanmar/Burma..

Bosna’da, Gazze’de, Myanmar’da vs. yaşanan Müslümanlar’a yönelik zulümler BM ve Batılılar tarafından ilgisizce seyrediliyor, fakat Suudiler gibi Batı etkisi altına girmeyi kabul etmeyip de “Biz gerçekten bağımsız olarak İslam hukukuna göre yaşayacağız” diyen birileri ortaya çıktı mı, Batı dünyası, bu tür “aşırı”lardan diğer “normal müslümanlar”ı kurtarmak için derhal harekete geçiyor.

Afganistan’da olduğu gibi..

Mesela, Suriye halkını Esed’den gerçekten kurtarmayı düşünmek gibi bir dertleri yok. Ama şimdiden, “Belki Nusra da iktidarda söz sahibi olur” diye sancılanmaya, kıvranmaya ve Türkiye gibi ülkelere akıl vermeye başlamış durumdalar.  

Ne hikmetse, İslam ülkelerinde gündeme getirilen “yeni İslam anlayışları” daima Batılılar’ın böylesi kaygılarını yatıştırıcı bir mahiyet taşıyor.

* * *

Bazılarının da, adına “yeni” demeden “bid’at” düşünceleri Ehl-i Sünnet’e aitmiş (Sünnet’e dayanıyormuş) gibi gösterdiklerini görüyoruz.

Mesela, bu tip yazarlardan biri, 31 Mayıs 2013 tarihli yazısında, bir kısmı doğru, bir kısmı yanlış lafları sıralıyor, “Efendimize biatlı ve irtibatlı ol. Efendimizin bu devirdeki halifesi, vekili, varisi kim ise ona da biat ve itaat et. Biatsiz ölme, çünkü biatsiz ölen sanki cahiliyet ölümüyle ölmüş olur” diyordu. Ardından da, “Bu fakir yukarıdaki bilgileri kendi kafamdan yazmıyorum. İhyâ gibi kitaplardan öğrendiklerimi özetle nakl ediyorum” iddiasında bulunuyordu.

Böylece, İmam Gazzâlî’ye iftira ediyor, daha doğrusu kendi “yeni” yalanlarını “yutturmak” için İmam Gazzâlî’yi yalancı şahit haline getiriyordu.

Bir defa, Ehl-i Sünnet’in hilafet anlayışı çerçevesinde Hz. Peygamber s.a.s.’in halifesi ümmet tarafından seçilir. Ümmet kimi seçerse, o, halife haline gelir. Bu seçim öncesinde belirlenmiş bir halife, vekil ya da varis söz konusu değildir.

Böylesi bir vekil ve varis anlayışı Şia’ya aittir.

Ulemanın “peygamberlerin varisi” (Hz. Peygamber s.a.s.’in değil, bütün peygamberlerin varisi) olması ayrı bir meseledir. Konuyla ilgili hadîste, buradaki verasetin sadece ilimle sınırlı olduğu açıkça ifade edilmektedir.

Şimdi bu şahsa, “Mugalata ve demagojiyi bırak da, İhya’dan (veya ‘gibi’ kitaplardan) konuyla ilgili ifadeleri aynen aktar” çağrısında bulunmanın bir anlamı yok (Bunu, İhya tercümesini baştan sona okumuş biri olarak söylüyoruz). Çünkü, tanıdığımız kadarıyla, ifadeleri kafasına göre özetlemek (daha doğrusu tahrif etmek) yerine aynen aktarmaya yanaşmayacak, kurnazca “Bana itiraz edenlere nasıl laf ‘sokuştururum’, meseleyi nasıl çarpıtırım” diye düşünmeye başlayacaktır.

Evet, bir de böylesi “yeni” icatlar yapan fakat Ehl-i Sünnet edebiyatını da kimseye bırakmayan tuhaf tipler var.

* * *

Bazılarının da, İmam Şaranî’ye atfen, “Her peygamber bir şeriat ile gelir, her veli de zamanına göre yeni bir anlayış getirir” şeklinde bir söz naklettikleri ve bu sözü sanki bir “usûlü’d-dîn” ilkesiymiş gibi kabul ettikleri görülmektedir. Ancak, bu sözü aktaranlar da, açık ve net bir kaynak göster(e)miyorlar. O nedenle, aktarılan söz gerçekten İmam Şaranî’ye mi ait ve ne kadar doğru (“özetlenmeden”) aktarılıyor bilmiyoruz. Fakat bu sözün bu şekliyle ona ait olmadığını tahmin ediyoruz, çünkü yanlışlığı açık bir sözdür.

Gerçekte, her peygamber bir şeriat ile gelmemiştir. Bazen bir peygamber (veya peygamberler), kendilerinden önceki bir peygamberin şeriatine tâbi olmuşlardır.

“Zamanına göre yeni bir anlayış getirme” meselesi ise, ilme bağlıdır; ilimsiz olmaz. Bu görüş ancak, “Ezmanın tegayyürü ile ahkâmın tegayyürü inkâr olunamaz” (Mecelle, madde 39) hükmü çerçevesinde değer taşıyabilir:

 

“Allâme Zahid el-Kevserî’nin bu husustaki tespiti de çok önemlidir: Zamanın, mekânın değişmesi ile hükmün değişmesi, hükmün değişik hâllere göre tafsilâtından ibarettir. Yoksa zamanın değişmesi ile mutlak mânâda hükümlerin değiştiğini düşünmek, ilâhî nizamı insan ürünü kanunlar seviyesine indirmek demektir. (Kevserî, Makalât, s. 87).” (Ergün Çapan, “Kur’an’ın Evrenselliği ve Tarihselci Yaklaşım”, Yeni Ümit Dergisi, Sayı: 58, Ekim-Kasım-Aralık 2002; http://www.yeniumit.com.tr/konular.php?sayi_id=58&konu_id=45&yumit=bolum3)

 

O yüzden, yeni bir anlayış getirme iddiasıyla ortaya çıkanların çoğu, özellikle de ilim bakımından boş olanları, aslında bid’atçi veya dalalet ehlidir. Nitekim birçok tarikat bu şekilde bozulmuştur. Muhtemelen bu bozulmaya direnenlere de, İmam Şaranî’ye atfedilen yukarıdaki söz gibi sözlerle itirazda bulunulmuştur.

Ayrıca, “Zamanına göre yeni bir anlayış getirme” sözü, bizden öncekilerin “anlayışının” bu zamana uymadığını söylemek anlamına gelir. Bu, dünyevî konularda bazen geçerli olabilir. Fakat din söz konusu olduğunda, zamana göre değişen bir anlayıştan söz edilemez. Çünkü din (İslâm), esas itibariyle kıyamete kadar aynen geçerlidir.

Zamana göre yeni bir anlayışın gerekliliğinden söz edildiğinde, bize en uzak zamanın anlayışının en yanlış ya da geçersiz/elverişsiz anlayış olduğunu kabul etmemiz gerekir. Bu durumda, bize en az uygun düşen anlayış, sahabenin anlayışı haline gelir.

Öte yandan, İmam Şarani’ye atfedilen bu söz, ayet ya da hadîs değildir; yani tek başına delil olamaz; başka bir deyişle dinî açıdan reddedilemez bir delil niteliği taşımamaktadır, salt kanaatlerden bir kanaat (ya da en iyi ihtimalle bir ictihadî görüş) kabul edilebilir.

Ayrıca bu söz, “genelleme” içermesi itibariyle kesinlikle yanlıştır, çünkü her velinin zamanına göre yeni bir anlayış getireceği ileri sürülmektedir. Böylece “yeni bir anlayış getirme”, velîliğin şartı haline getirilmektedir. Böyle birşey yoktur.

Üstelik, zamanın değişmesi ile bazı ahkâmın (hükümlerin) değişmesi, mutlaka değişecekleri değil, değişebilecekleri anlamına gelir. Bunlar da aslında sadece ictihadî nitelik taşıyan hususlarla ilgilidir. Ayrıca, yeni veya eski farketmez, ictihatlar hatalı da olabilir.

Bazen (ictihat anlamında) yeni bir anlayıştan söz edilebilse bile, bunun Kur’an ve Sünnet’le çelişmemesi gerekir. Hz. Ebubekir r. a. en büyük velî olduğu halde, halife olunca irad ettiği ilk hutbesinde şöyle demiştir:

 

“Ben sizin en hayırlınız olmadığım halde sizin başınıza halife seçildim. Ey insanlar! Ben de sizin gibi bir insanım. Bilmiyorum, belki Hz. Peygamber’in yapabildiği şeyleri bana da teklif edeceksiniz. Halbuki Allah Teâlâ, Hz. Muhammed’i (s.a.s.) alemlerden üstün kılmış ve onu afetlerden korumuştu. Ben ise ancak Hz. Muhammed’e tabi olan birisiyim. Kendiliğimden hiç bir şey icat edemem. Eğer ben doğru hareket edersem bana uyunuz. Eğer doğruluktan uzaklaşırsam beni düzeltiniz. Hz. Peygamber vefat ederken, hiç kimsenin, onun üzerinde bir çöp darbesi kadar bile hakkı yoktu. Benimse, bir şeytanım vardır. Zaman zaman bana galebe çalar.”

 

Evet, Hz. Ebubekir r.a., kopardıkları yaygarayla Ehl-i Sünnet postunu haksız olarak gaspetmiş Şiî eğilimli bid’atçilerin iddialarının aksine, “Ben Resulullah’ın varisi ve vekili olduğum için bana tâbi oldunuz” demiyor, “Sizin tarafınızdan seçildim” diyor. Ama şu anda tartıştığımız konu bu değil. Sadece, Hz. Ebubekir’in, “Kendiliğimden (yeni) hiçbir şey icat edemem” sözüne dikkat çekmek istiyoruz.

Şayet yukarıda aktarılan söz İmam Şaranî’ye aitse, onun kendi kanaatidir; dolayısıyla yanlış da, doğru da olabilir. Çünkü İmam’ın yanılmazlık ve ismet gibi bir sıfatı bulunmamaktadır. Nitekim İmam Şaranî’nin kendisi, Gerçek Şeyhler ve Sahteleri” adıyla Türkçe’ye çevrilen kitabında (İstanbul: Bedir Y., 1997) Hz. Ömer’in şu sözünü aktarmaktadır: “Bu, Ömer’in görü­şü­dür. Eğer doğ­ruysa Allah’tan, yan­lışsa Ömer’­den­dir.” Hz. Ömer’in görüşleri yanlış olabilirse (ki olabilir, bazen olmuştur da), İmam Şaranî’ninkiler ve ayrıca sözünü ettiği velîlerinki haydi haydi olabilir. Peygamberlerin masumiyetine karşılık, velîlerin masumiyeti yoktur. Bu nokta gözardı edilmemelidir.

Bu bir yana, kimin velî olduğu da öyle kolayca bilinebilen birşey değildir. Şeyhlik başka birşey, velîlik başka birşeydir.

Dahası, önemli olan yeni bir anlayış getirmek değil, Kur’an ve Sünnet’e bağlılıktır.

Bir hadîste, bu ümmetten kendisine ilham olunanlar (muhaddesûn) bulunduğu, Hz. Ömer’in de onlardan olduğu bildirilmiştir. Hz. Ömer için hadîs mevcuttur, ama yaşayan hiç kimse hakkında böyle bir şer’î delil yok. (Yine de Hz. Ömer’in her sözüne “Ona ilham geliyor” diye itirazsız bir şekilde itimat edilmemiştir.) Ayrıca, İslâm alimleri (Ehl-i Sünnet uleması) ilham ve keşfi şer’î delil olarak kabul etmeme konusunda müttefiktir. İlham veya keşfin doğruluğunun alâmeti Şeriat’le çelişmemesidir. Bu durumda da delil yine şer’î bilgilerdir, ilham değil.

İmam Nevevî’nin Riyazü’s-Salihîn’e aldığı şu hadîs bu konuda bize ölçü olmalıdır:

 

“Şayet biriniz mutlaka arkadaşını methedecekse, eğer söylediği gibi olduğuna da gerçekten inanıyorsa, ‘Zannederim o şöyle iyidir, böyle iyidir’ desin. Esasen onu hesaba çekecek olan Allah’tır ve Allah’a karşı hiç kimse kesin olarak temize çıkarılamaz.” (Buhârî, Şehâdât 16, Edeb 54; Müslim, Zühd 65; Ebû Dâvûd, Edeb 9; İbni Mâce, Edeb 36.)

 

İmam Şaranî, şeyhlerle ilgili bir “tabakat” kitabı da yazmıştır. Bununla birlikte, yukarıda adı geçen kitabını, şeyhler konusunda dikkatli olunması ve ihtiyatlı davranılması için kaleme almış bulunmaktadır. Ayrıca, kendi dönemindeki bazı şeyhleri sözkonusu “tabakat” kitabında konu edinmiş olmakla birlikte, Gerçek Şeyhler ve Sahteleri adlı kitapta onlardan şikayetçi olmakta, kendisinin onlara yaptığı bazı haklı uyarıları dikkate almamak bir tarafa, bu yüzden kendisine karşı tavır aldıklarını, hatta sürgün edilmesi için uğraştıklarını, karalamak için kitaplarına yanlış ilaveler yaptırdıklarını aktarmaktadır. Yani onlar için, “Yeni bir anlayış getirmişlerdir” dememektedir.

 

Genel içinde yayınlandı

ESAD COŞAN’IN ÖLÜMÜYLE İLGİLİ İDDİALAR SORUŞTURULMALIDIR

Görsel

Mehmet Çevik

 

Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan hocanın ölümüyle ilgili iddialar adlî merciler tarafından soruşturulmalı, özellikle S. G. adıyla tanınan şahsın kamu vicdanında “aklanması” sağlanmalıdır.

Böylesi bir soruşturmayı hem S. G.’nin, hem MİT’in, hem de Esad Coşan’ın yakınlarının istemek için birçok nedeninin bulunduğu açıktır.

Bunu, özellikle S. G.’nin istemesi gerekir.

Çünkü, çalışıp servetine servet eklemesi mümkünken yâd ellerdeki Esad Coşan hocanın kimsesizlik ve yalnızlığına ortak olmak amacıyla büyük maddî fedakârlıklarda bulunan S. G.’nin, kendi isminin “suikastte kilit isim” olarak hatırlanmasını ya da zihinlere kazınmasını önlemek istemesi beklenir.

Yapılacak bir soruşturma, birincisi, S. G. isminin sahte bir kimlik olmadığının, o esmer, hafif şişman, şimdilerde 45 yaşlarında olması gereken cömert vatandaşımızın adının gerçekten S. G. olduğunun anlaşılmasını sağlayacaktır.

İsminin gerçekten S. G. olduğunun anlaşılması bile, eminim ki, pekçok şüphenin bertaraf edilmesine tek başına yetecektir.

Esad Coşan’a olan sınırsız sevgi ve bağlılığından dolayı kıtalar dolaşan, Avrupa, Avustralya demeden her yere koşan, onun en zor zamanında Hızır gibi yanında bitmiş bulunan bu olağanüstü cömert ve fedakâr şahsın, bir soruşturmayı aslanlar gibi göğüslemesi, “Kimmiş benim kimliğimden şüphelenen?.. İşte ben burdayım. İsteyen istediğini sorsun, verilemeyecek hiçbir hesabım yoktur” demesi beklenir.

Ortaya çıkmalı, “Kardeşim, benim hiç ‘rahatsızlanma’ hakkım yok mu? Evet, kaza günü ‘biraz rahatsız’ bir adam olarak konvoyda dördüncü sıradaydım, özel şoförlüğü Hüseyin Kara’ya devretmiştim, ama yine de evimde yatmak yerine Esad Coşan hocaefendimiz için kendimi yollara vurmuştum. Onun ölümü benim de yüreğimi yaktı, tarifsiz acılara gark oldum. Bir de şimdi böyle suçlamalarla mı karşılaşacağım! Kim ne biliyorsa çıksın söylesin. Ben de bildiklerimi tek tek anlatacağım” demelidir.  

Evet, böyle cömert ve fedakâr bir “kardeşimiz”in bu şekilde ortaya çıkması, kimliğinin adlî merciler tarafından onaylanması hem onun “aklanması”nı sağlayacak, hem de onu suçlayanların gerçek birer paranoyak olduklarını anlamamıza katkıda bulunacaktır.

Olaya MİT açısından baktığımızda da, böylesi bir soruşturmanın onlar için de memnuniyet verici olacağını tahmin etmek zor değildir.

Şayet olayda bir İngiliz parmağı varsa, bu soruşturma, söz konusu şerefsiz parmağa ilişkin kuşkuların netleşmesini sağlayabilir.

Ayrıca, kendi vatandaşlarını gerektiğinde sıkı bir biçimde takip etmek gibi bir meziyete sahip bulunan bu güzide kurumumuzun Esad Coşan hocanın son yıllarına dair önemli bilgilere sahip bulunduğunu düşünmek için yeterince nedene sahibiz.

Ellerindeki bilgileri adlî mercîlerle paylaşmaları, kafalardaki pekçok soru işaretinin ortadan kalkmasına, yanı başımızdaki İngiliz mi, Yahudi mi olduğu belli olmayan tehlikeyi daha iyi fark etmemize yol açabilir.

Bu arada, S. G.’nin kendi adamları olmadığını da açıkça ortaya koyma fırsatı bulmuş olurlar. (MİT’in yargıya açıkça katkı sağlama gibi bir uygulamasının pek bulunmadığını, en önemli davalarda bile mahkemelerin taleplerini kısa cevaplarla geçiştirdiğini biliyoruz elbette. Ancak bu, çalışma yöntemleri çerçevesinde dolaylı yollarla, başka kurumlardaki ve oluşumlardaki gizli elemanları vasıtasıyla ellerinden geleni yapmadıklarını düşünmemiz için bir gerekçe oluşturmaz. Aynı şekilde, nasıl kayıt dışı ekonomideki servetlerin ya da “kara para”ların aklanması ve “kayıt” altına alınması için birtakım elverişli yollar mevcutsa, istihbarat örgütlerinin ellerindeki “kayıt dışı” yahut “kara” bilgilerin araştırmacı-gazetecilik vs. gibi maskeler altında “kayıt” altına alındığını ve “aklandığını”, kimi zaman da manipülasyon/yönlendirme ve dezenformasyon / yanlış bilgilendirme amaçlı yayınların yapıldığını da gözardı edemeyiz. Buna karşılık bir adlî soruşturmanın her zaman daha doğru, daha güvenilir ve daha belgeli/kanıtlı bilgiler sağlaması beklenir.)

Böylesi bir soruşturmayı Esad Coşan hocanın talebelerinin (cemaatinin), özellikle de yakınlarının ve akrabalarının istemesi de beklenir; istiyor olmalıdırlar.

Böylece, olay üzerindeki ibham (müphemlik, kapalılık) ortadan kalkacak, kafalardaki soru işaretleri son bulacak, cemaat üyelerinin birbirlerine yönelik itham ve suçlama furyası nihayete erecektir.

Esad Coşan hocanın maddî ve manevî mirası üzerinde oturan, onun sırtından “hizmet” imkânı yakalayanların sadece nimet söz konusu olunca ortaya çıkıp külfetlerden kaçmaları, ganimet mevzubahis olunca başlarını uzatıp zahmet görününce gizlenmeleri düşünülemez.

Onların bar (yük) olmayıp yâr olmayı seçmeleri, fedakârlık, vefa ve sadakat destanı yazmaları, BBP’lilerin Muhsin Yazıcıoğlu için attıkları adımların yüzde birini olsun gerçekleştirmeleri, dervişlik ahlâkı ve fütüvvet ruhu gözönüne alındığında, hatırlatılmaya bile değmez bir mevzu olarak görülebilir.

Böylece, Esad Coşan’ın yaşamının, “ölünce adına kurulan bir vakıf” aracılığıyla isminin “kurban organizasyonuna kurban edilmesi”nin ötesine uzanan büyük bir misyon etrafında geçmiş bulunduğu da anlaşılacaktır.

.

Genel içinde yayınlandı

“PROF. COŞAN’IN ÖLÜMÜNDE KİLİT İSİM”

Görsel

Mehmet Çevik

 

Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan’la ilgili olarak haber7.com’da 4 Şubat 2008 tarihinde yayınlanan yazının başlığı böyleydi: “Prof. Coşan’ın ölümünde kilit isim” (http://www.haber7.com/artikel.php?artikel_id=141328).

Söz konusu yazıdan, ancak bir – bir buçuk ay sonra, birisinin beni bilgilendirmesi sonucunda haberdar olacaktım.

Haber, siteden kaldırılmıştı. Çünkü, ilgili isim (“kilit isim”), kaldırılması için teşebbüse geçmiş bulunuyordu.

Ancak, bir defa ok yaydan çıkmış, söylenenler söylenmişti.

“Kilit isim”in yapması gereken şey, hakkındaki iddiaların yüksek sesle söylenmesine yasak getirmek değil, o iddiaları çürütecek, yanlışlıklarını ortaya koyacak açıklamalar yapmak olmalıydı.

Cevap vermeyip salt “yayın yasağı” getirmek, dolaylı olarak iddiaları onaylamak olarak da anlaşılabilirdi.

Yazı, şöyleydi:

“Prof. Coşan, bilindiği gibi 28 Şubat sonrasında önce Almanya’ya gitti. Dost grubunun yoğun bulunduğu Essen eyalet merkezine yerleşti. Hizmetlerini yalnızca Almanya değil, çevre ülkelere de yayarak yürüttü. Bu sırada, çevresinde hizmette ve fedakarlıkta çok cömert bir isim ortaya çıktı. Bu isim, yıllardır hizmette bulunan bir çok kişiyi geride bıraktı ve kısa sürede Hocaefendi’nin etrafındaki bir kaç isimden biri olmayı başardı. 30 yaşlarında, esmer, hafif kilolu, kirli sakallı bu genç, kendini bir çok kişiye farklı tanıştırmaya başlamıştı. Kimine göre, İngiltere’de filoloji okumuştu, kimine göre şeker ticareti yapıyordu, kimine göre de babasının İstanbul’da işhanları vardı ve varlıklı bir ailenin çocuğu idi. S. G. adındaki bu genç, hizmette o kadar hızlı idi ki yıllardır çevresinde bulunanların yapabildiği himmetten daha fazlasını tek başına yapabiliyordu. Lüks arabalar alıp Hocaefendi’nin hizmetine verebilecek kadar cömert idi. ‘Varlıklı bir ailenin çocuğu’ olduğu için çalışmak zoruda değildi ve yalnızca servetini değil, bütün vaktini de Hocaefendi’ye vakfedebiliyordu. Bu genç, hızını alamadı ve 1997 yılının son aylarında Bonn yakınlarındaki Siebengebirge (yedisıradağlar) kasabasında bir villa kiraladı ve Hocaefendi’nin bir süre burada ikamet etmesini sağladı. Bu hızlı genç, ‘hizmet nerede ise S. G. orada’ mantığı ile gayret ediyordu. Prof. Coşan’ın sevenlerinin yanında ‘sığınmacı’ gibi kalmasına gönlü elvermeyen bu genç, bir süre sonra bir fedakarlıkta daha bulundu. 400 bin Mark para vererek Essen’de 3 katlı bir villa satın aldı. Bir katını Hocaefendi’ye tahsis etti. Prof. Coşan, artık eşi ile birlikte bu evde yaşamaya başlamıştı. ‘S. G.’ olarak tanınan bu genç, bu fedakarlığı sayesinde artık Hocaefendi ile kimin görüşüp kimin görüşmeyeceğini de bir tür kontrol altına almıştı. Milletvekilliği ile birlikte dokunulmazlık zırhı da kalkan Hasan Mezarcı da 28 Şubat depremi sonrasında yurt dışında yaşamak durumunda kalmıştı. Bir gün Ankara Üniversitesi’nden hocası olan Prof. Coşan’ı ziyaret etmek istemişti. Ne var ki evin sahibi olan S. G., Hocaefendi’nin biraz rahatsız olduğunu söyledi ve görüştürmeye bir türlü yanaşmadı. Mezarcı, bu kez Prof. Coşan’ın çevresinde bulunan öteki isimlerden yardım istedi. Yıllardır tanıyıp bildiği İbrahim Balçok’a gitti. Mezarcı, Balçok’a, ‘Ben artık imkan olsa bile Hocaefendi ile o adamın evinde görüşmek istemiyorum. Beni Hocam ile görüştür’ dedi. İbrahim Balçok, ilk fırsatta Hocaefendi’yi kendi evine davet etti. Hasan Mezarcı ile dar kapsamlı bir görüşme yapıldı. Sözünü sakınmaması ile bilinen Mezarcı sözü uzatmadan konuşmaya başladı. ‘Hocam bu S. G. denilen adam istihbarattan. Ben bu işin kitabını yazdım. Kendinize dikkat edin’ dedi. Hocaefendi biraz durakladı ve ‘Olabilir. Haklı olabilirsiniz’ karşılığını verdi. Sonra başka konular konuşulmaya başlandı. Hocaefendi, 1998 yılında bazı şeyleri bahane ederek Avustralya’ya geçti…. Hocaefendi’nin Avustralya’ya göçmesinin hasretine dayanamayan S. G. de bir süre sonra aynı yolu takip etti. Almanya’daki evini satmış ve Prof. Esat Coşan’ın bulunduğu kentte bir eve yerleşmişti. Almanya’da olduğu gibi yine Hocaefendi’nin özel şoförlüğünü yapmaya başlamıştı. 4 Şubat 2001 günü Girifit şehrinde bir cami açılışı yapılacaktı. Cemaat büyük bir konvoy halinde ilerliyordu. Yerel saatle 12.00 civarı (Türkiye saati ile 04.00) idi. Sydney’e 600 kilometre mesafede bulunan Dubbo kasabası yakınlarında bir trafik kazası yaşandı. Prof. Esat Coşan ve damadı (aynı zamanda cemaatin gelecekte lideri olacak isim diye bakılan isim) Prof. Ali Yücel Uyarel birlikte can verdi. O gün S. G. biraz rahatsızdı, Hocaefendi’nin bulunduğu aracı kullanmıyordu. Konvoyda dördüncü sırada yer alan bir araçta idi. Elim kazadan hemen sonra konvoy durdu. S. G.’nin de aralarında bulunduğu birkaç kişi, Hocaefendi’yi ve damadı Ali Yücel Uyarel’in cesetlerini araçtan çıkardı ve yolu temizleyip trafiğe açtı. Kaza, karşıdan gelen araca çarpmak suretiyle meydana geldi diye kayıtlara geçti. Oysa, yapılan araştırmalar bir şeyi ortaya çıkarmıştı. Kaza, karşıdan gelen araca çarpmak değil, önde giden stop lambası bozuk TIR’a çarpmak suretiyle meydana gelmişti. Kimilerine göre, sürücünün dikkatinin karşıdan gelen araca odaklandığı bir anda öndeki stop lambası bozuk aracın ani fren yapması sonucu, arkadan gelen aracın çarpması suretiyle yapılan bu tür ‘kazalar’ İngiliz istihbaratı tarafından daha önce de kullanılmıştı. S. G., Hocaefendi’nin vefatından iki üç hafta sonra Almanya Bochum’da yapılan anma toplantısında görüldü. Prof. Ahmet Akgündüz ve Nuri Yazar’ın da katıldığı bu anma toplantısında bir konuşma yapmak istedi. Önce hayır diyenler sonradan ‘buyur’ edip mikrofonu verdiler. S. G.’yi bir daha da cemaatten gören olmadı.”

 

Haberde doğrularla yanlışların harmanlandığını görüyoruz.

“S. G.’yi bir daha da cemaatten gören olmadı” ifadesi doğru değil. S. G., bir süre sonra, yanına aldığı bir başkasıyla birlikte “cemaatten biri”ni ziyaret etmiş, kendi kullandığı arabayla onu Beykoz’a, Yuşa Tepesi’ne götürüp getirmiş ve bu sırada, maruz kaldığı ithamları ona anlatmış bulunuyor.

Ayrıca, o görüşmede, hâlâ Avustralya’da Brisbane’da ikamet ettiğini de belirtmiş durumda. Yani oradaki cemaat mensupları onu “görüyorlardı”.

Ancak, daha sonra ortadan kaybolduğu doğru.

Bunun yanı sıra, haber7.com’daki yazıda yer alan “… bu tür ‘kazalar’ İngiliz istihbaratı tarafından daha önce de kullanılmıştı” ifadesi dikkat çekici. Doğal olarak, bu tür “kaza”lar hiçbir gizli servisin tekelinde değildir. Bu kayıt aslında, okurlara, “Hasan Mezarcı’nın sözünü ettiği istihbarat, İngiliz istihbaratı” mesajını vermek anlamına geliyor. Çaktırmadan yapılan bu tür yönlendirmelere NLP’ciler “bilinçaltı mesaj tekniği” adını veriyorlar. (İlginç bir başka husus, Emin Pazarcı’nın “Barnabas” hikâyesine dört elle sarılan ve bu “öykü”yü gözümüze sokan “ulusal” medyamızın şu S. G. olayı karşısında kör, sağır ve dilsiz kesilmiş olması.)  

Gerçekte, S. G.’nin Esad Coşan hoca ile Hasan Mezarcı’nın görüşmesine engel olmaya çalışması, İngiliz istihbaratı açısından düşünüldüğünde gereksiz ve anlamsız birşeydir. Mezarcı’nın kastettiği “(the) istihbarat”ın İngiliz istihbaratı olmadığı da malumdur.

Diyelim ki, söz konusu yazıda geçen “İngiliz istihbaratı” iması gerçeği yansıtıyor. Bu durumda, Türk istihbaratının neden S. G.’nin peşine düşmediği, onun taa İstanbul’a gelip yanına birini de takarak “cemaatten biri”ni ziyaret etmesini bile niçin kayıtsızlıkla izlediği, ve ayrıca, hakkındaki yayınlara S. G.’nin şu anda bile Türk avukatlar aracılığıyla müdahalede bulunmasını hangi saiklerle ilgisizce seyrettiği sorularına cevap bulamayız. Türk avukatları üzerinden S. G.’ye (veya onun gerçek kimliğine) ulaşmak bir istihbarat teşkilatı için bu kadar mı zordur?!

Şayet yazıdaki “İngiliz istihbaratı” iması gerçeği yansıtıyorsa, Ergenekon’un aslında İngilizler’in ülke içindeki uzantısı (ya da işbirlikçi ajanlar çetesi) olduğunu düşünmemiz, İngilizler’in Esad Coşan hocayı Ergenekon’a kovalatıp Avustralya’da tuzağa düşürdüklerini kabul etmemiz gerekecek. Bu durumda da, hem Türk istihbaratının, hem de Türk yargısının, Esad Coşan “kazası” üzerinden Ergenekon’un İngiliz bağlantılarını araştırmasını beklemek hakkımızdır.

Söz konusu ima doğruysa, bunu Türk istihbaratı araştırmayacak da kim araştıracak?.. Ya da, Türk istihbaratı bunu da araştırmayacaksa, neyi araştıracak, neyi araştırıyor?..

Evet, Türk istihbaratı şayet bu S. G. olayına açıklık getirirse, şahsen, “Berlin’de hakimler var” lafını akla getirecek şekilde “Türkiye’de istihbaratçılar var” sözünü iftiharla söyleyebileceğimizi düşüneceğim.

“Türkiye’de istihbaratçılar var” diyeceğim.

Hem de “Bunlar ‘millî’.. Türkiye’de ‘milî’ istihbaratçılar var”  diyeceğim.

ESAD COŞAN’IN “DOĞUM”U NEDEN HATIRLATILIYOR DA, “ÖLÜM”Ü UNUTTURULUYOR?

Görsel

Görsel

Görsel

Görsel

Görsel

Mehmet Çevik

 

Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan’ı, Türkiye’deki halk kitleleri, bundan 12 yıl önce, 4 Şubat 2001 tarihinde Avustralya’da bir trafik kazasında yaşamını yitirince tanımıştı.

Bakanlar Kurulu kararı ile Süleymaniye Camii haziresine defninin planlanmış olması onu medyanın ilgi odağı haline getirmiş, o zamanki cumhurbaşkanının vetosu üzerine bu iş gerçekleşmemişti.

Esad Coşan, Muhsin Yazıcıoğlu’nu dışardan destek vermeye ikna ederek Refah-Yol hükümetinin kurulmasını sağlamış bulunuyordu. Ayrıca, 28 Şubat darbecilerinin arzularının hilafına, bu hükümetin yıkılmaması için büyük gayret ve direnç göstermişti.

Ancak, Demirel marifetiyle 30 Haziran 1997 tarihinde ANASOL-D hükümeti kurulmuş ve Erbakan’ın siyasî hayatı sona ermişti.

Esad Coşan o sırada Türkiye’de değildi; iki ayı aşkın bir süre önce, Nisan ayı içinde yurtdışına çıkmış bulunuyordu. Bir daha da dön(e)meyecekti.

Bununla birlikte, yaklaşık dört yıl sonra Avustralya’da “sıradan” bir trafik kazasında vefat ettiğinde, yani henüz 28 Şubat’ın bin yıl süreceğini söyleyenlerin “borusunun öttüğü” sırada, birden bire devletin makbul ve muteber adamı haline gelmiş, mezar yeri için Bakanlar Kurulu kararı hazırlanmıştı.

Acaba bu aklı, Bakanlar Kurulu’na kimler vermişti?.. (Merhum Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil, Ord. Prof. Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu’na cevap verdiği bir yazısında, kendisine yönelik övücü ifadeleri için, “Acaba bu, hangi günahın kefareti?” sorusunu yöneltir. Acaba yaşıyor olsaydı, Esad Coşan hoca için çıkarılan Bakanlar Kurulu kararı hakkında, “Acaba bu hangi günahın kefareti?” sorusunu yöneltir miydi?)

Esad Coşan’ın vefatından iki yıl sonra, oğlu M. Nureddin Coşan, onun için düzenlenen anma toplantısı sırasında şu ifadeleri kullanmıştı:

 

“Sevgili liderim, lideriniz Mahmud Esad Coşan rahimehullah iki yıl önce 4 Şubat 2001 Pazar günü müphem bir çarpışma neticesi damadı Ali Yücel Uyarel’le birlikte şehid olmuştu.” (http://www.iskenderpasa.com/DA143261-DFDD-4813-8263-FCCB97482126.aspx)

 

Nureddin’in “müphem”, yani şüpheli ve soru işaretleriyle dolu olarak nitelendirdiği “çarpışma”, bir silahlı çatışma değildi. Trafik kazası idi. Onun için “şehid” ifadesinin kullanılması, kaza eseri ölmediği, kaza süsü verilerek öldürüldüğü düşüncesinin Esad Coşan hocanın yakınları tarafından kabul edildiğini gösteriyordu.

O sıralarda, Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım’ın zamanında Avustralya’ya gidip farklı bir isim altında Esad Coşan ile görüşmüş olduğu yönünde rivayetler duymuş bulunuyorduk.

Ayrıca, S. G. adlı bir şahıs, Esad Coşan hocanın ölümünde parmağı olmakla suçlanmıştı.

Bu S. G. ile ilgili olarak haber7.com’da ayrıntılı bir yazı yayınlanmış, fakat sözkonusu şahsın adlî yollara başvurması sonucunda ilgili haber yayından kaldırılmıştı.

Ancak, ölümünden önce Esad Coşan hocanın yakın çevresi içine girmeyi başarmış olan bu şahıs, birden bire ortadan kaybolup gitmişti.

Nereye gittiğini bilen olmadığı gibi, nerden geldiğini bilen de yoktu.

Daha önce nerede yaşamış, ne iş yapmış, nasıl bir eğitim almıştı; kimse bilmiyordu.

İsmi üzerinden iz sürmek de mümkün olmuyordu.

Doğal olarak bu durum, birçoklarının, söz konusu şahsın gerçek isminin başka olduğunu, S. G. ismi altında Esad Coşan hocaya yönelik operasyonda görev almış bulunduğunu, işi bitince başka bir kimliğe (asıl kimliğine veya başka bir sahte kimliğe) bürünmüş olduğunu düşünmelerine yol açmıştı.

Böyle düşünenlere göre, şayet gerçek ismi S. G. olmuş olsaydı, hem geçmişinin izlerine ulaşmak mümkün olacaktı, hem de şu anda sürdürmekte olduğu yaşamı hakkında bilgi edinmekte kimse zorlanmayacaktı. Bu şekilde Dabbetül Arz gibi aniden yerden çıkamayacak, sonra da Hz. İsa gibi birden bire gözlerden kaybolamayacaktı.

S. G., birilerinin iddia ettiği gibi bir gizli servis elemanı mıydı?.. Eğer öyleydiyse, hangi gizli servisin elemanıydı?..

Doğal olarak, bu sorulara benim cevap verebilmem mümkün değil.

Ancak, Esad Coşan hocanın ölümünde bir gizli servis parmağının bulunduğuna çok farklı kesimlerin inandığı, yakınlarda yayınlanmış bir kitapta geçen ifadelere de yansımış durumda.

Bir dönem İslâm ve Kadın ve Aile dergilerinin genel yayın yönetmenliğini yapmış bulunan Recep Koçak, iki ayrı haber sitesinde yayınlanan “Merhum Ali İhsan Tola Ergenekon’u Haber Vermişti” başlıklı yazısında şunları söylüyor:

.

“Yazar İhsan Atasoy, Nur Kahramanları serisinin 12. kitabı olarak Ali İhsan Tola merhumu sevenlerinin ve tanımayanlarının huzurlarına getiriyor….

“Kitabını okunmasını hararetle tavsiye ederken, ilk etapta altını çizdiğimiz birkaç satır ve bazı paragrafları dikkatinize sunacağım..

“Merhum M. Es’ad Coşan Hocaefendi’nin görünüştü bir trafik kazası ve kuvvetle muhtemel bir suikastla aramızdan ayrıldığına inananların sayısı az değil.

“Ali İhsan Tola’nın en yakınlarından Mehmet Başat merhum Tola’yı anlatırken Es’ad Coşan Hocaefendi’nin adının geçtiği kısımda şunları söylüyor;

“ “Hatta o zamanlar istihbarat başkanı ‘MİT bundan böyle hariçte de çalışacak’ diye beyanat vermişti. Onun arkasından Bayram Ağabey’in, Es’ad Coşan’ın vefatını duyunca, ‘Bak dışarıda çalışacağız demişlerdi. Operasyonları dışarıda da yapmaya başladılar’ demişti.” (s.240)

(http://analitikbakis.com/NewsDetail.aspx?id=62816&name=Merhum-Ali-Ihsan-Tola-Ergenekon%27u-Haber-Vermisti; http://www.habername.com/yazi-recep-kocak-merhum-ali-ihsan-tola-ergenekonu-haber-vermisti-9748.htm)

.

Bunun yanı sıra, vefatından bir süre önce, Avrupa’da bulunduğu sırada Esad Coşan’a, Fethullah Gülen’in, hayatının tehlikede olduğuna dair haber göndermiş, onu ABD’ye davet etmiş olduğu da söyleniyor.

Bunu teyid ettirmek bana düşmez. Ancak, Fethullah Gülen hayatta; isteyen söylentinin doğru olup olmadığını sorup öğrenebilir.. Onun devletin çeşitli kademelerinde adamlarının bulunduğu, istihbarat kanallarının güçlü olduğu hep savunuluyor.

Esad Coşan, ABD’ye gitmemiş, tercihini Avustralya’dan yana yapmıştı.

Yine, Esad Coşan’ın son haccı sırasında MİT’ten bir heyetin onunla görüşmüş olduğunu, Coşan’ın çevresindekilere, “Bana yapmış oldukları teklifleri reddetmeyip de kabul etmiş olsaydım, siz de rahat ederdiniz” demiş bulunduğu duyulmuştu.

Acaba MİT’çiler ne tür “rahatlık” tekliflerinde bulunmuşlar, karşılığında ne istemişlerdi?

İstedikleri karşılık, birtakım yeni (laikçilik açısından zararsız) söylemlerin benimsenmesi ve farklı politik tercihlere yönelinmesi olabilir miydi?

Ve, red cevabı alınca hangi B planı için düğmeye basmışlardı?

Yoksa, bir B planları mevcut değil miydi?..

Bunları bilmiyoruz.

Bununla birlikte, MİT’in, İhsan Atasoy’un kitabında geçtiği şekilde şaibe altında kalması, Esad Coşan hoca gibi bir isimle ilgili olarak bu şekilde zan altında bulunması hiç de hoş değil.

Ancak, herkesin bildiği üzere, bunun tek sorumlusunun MİT’ten şüphelenen kesimler olduğu söylenemez. Maalesef bu kurum çalışanlarının bazılarının “sabıkası” hayli kabarık. Şayet bir araştırmacı-gazeteci ilgili haber ve yazıları derleyecek olsa, ne yazık ki, ortaya ansiklopedi hacminde bir eser bile çıkabilir.

Bilindiği gibi, Ergenekon davası yüzünden MİT mensubu Kaşif Kozinoğlu tutuklanmış bulunuyordu. Diğer tutuklular arasında deşifre olmamış MİT ajanları var mıdır, bu konuda birşey söyleyemeyiz.

Şahsen, MİT’in Esad Coşan hoca ile ilgili olarak zan altında kalması, beni herhangi bir şekilde memnun edecek birşey değil. Tam aksine, rahatsız eden bir durum.

Onlara akıl vermek bana düşmez, ama hiç değilse şu S. G.’nin geçmişini aydınlığa kavuştursalar, onların bu şekilde zan altında bırakılmasına gönülleri razı olmayanların yüreğini serinletmiş olurlar.

Bu söylediklerimiz, masumiyetini kanıtlamak istediğini, böylesi bir derdi bulunduğunu dile getirmiş olan S. G. için de geçerli tabiî ki.

Böylece, salt S. G. ismi etrafında koparılan gürültünün, bu isimle ilgili yayınlar çerçevesinde yürütülen tartışmaların ve gündeme getirilen farklı spekülasyonların bir “örtbas öyküsü“ne (cover story) inandırıcılık kazandırma ameliyesi olmadığı da anlaşılmış olur. Yani S. G. isminin sahte olabileceğinin düşünülmesinin önüne geçmek için birilerinin bize “Cambaza bak cambaza!” dememiş olduğunu anlarız. (Çok daha ilginç bir “hikâye”yi Takvim gazetesi yazarı Emin Pazarcı, 8 Mart 2012 tarihinde gündeme getirmişti. “Şüpheli Barnabas Ölümleri” başlığı altında önce Muhsin Yazıcıoğlu “kaza”sını Barnabas İncili’ne bağlamış, daha sonra da “tavşanın suyunun suyu” kabilinden, Muhsin Yazıcıoğlu’nun şahitliğini bahane ederek, Esad Coşan’ın sözkonusu İncil’e olan bilmediğimiz “yakın” ilgisi ile Avustralya’da geçirdiği trafik kazası arasında bağlantı kurmuş ve bizleri aydınlatmıştı. Ona inanacak olursak, “derin” hristiyan çevreler, Barnabas İncili‘ne sadece “ilgi” duymakla yetinenleri bile öldürüyorlardı [http://www.takvim.com.tr/Siyaset/2012/03/08/supheli-barnabas-olumleri]. Pazarcı’nın, bir televizyon programında Namık Kemal Zeybek’in kendisi için kullandığı “Sen buraya ajan olarak gelmişsin!” şeklindeki ifadeden çok etkilenmiş ve programı terk etmiş olduğu görülüyor. Bkz. http://www.takvim.com.tr/Yazarlar/emin_pazarci/2011/02/27/zeybekten_buyuk_ayip; http://yenisafak.com.tr/gundem-haber/el-cezire-turk-yayininda-kavga-27.02.2011-305433.)

Şayet S. G., geçmişi üzerindeki esrarengiz örtüyü kaldırır, nerede doğduğunu, çocukluğunun nerelerde geçtiğini, hangi okullara devam etmiş olduğunu açıklarsa (yani başkalarının onun komşularına ve okul arkadaşlarına ulaşmalarına imkân verirse), üzerindeki şüphe bulutlarını dağıtma yolunda önemli bir mesafe katetmiş olur.

Yoksa, bu pilav daha çook su götürür.

.

İMAM GAZZÂLÎ’NİN SAVUNDUĞU TASAVVUF İLE GÜNÜMÜZ TARİKAT ANLAYIŞI ARASINDAKİ FARK

Görsel

Dr. Seyfi Say

 

Birçoklarının, İmam Gazzalî’nin “el-Munkızu min ed-Dalâl” adlı eserinde mutasavvıfları en doğru yol üzerinde topluluk olarak nitelendirmesinden hareketle, günümüz “tasavvufçuları”nın da aynı şekilde görülmeleri gerektiğini düşündüğü biliniyor. Burada gözden kaçırılan nokta şu: İmam Gazzalî mutasavvıflardan söz ederken, bugün bizim “tarikat ehli” diye bildiğimiz kitlelerin sahip olduğu özelliklerden daha farklı niteliklere işaret etmektedir.

Nitekim İmam, sözkonusu kitapta, doğruyu ve hakkı arama iddiasında olan insanları dört gruba ayırır ve her birinin özelliklerini anlatır. Bu gruplardan birini “Tâlimiye” diye adlandırmaktadır. Tâlimiye, “tâlim”den, yani “öğretme”den türetilmiş bir kelime.. İmam Gazzalî, “Tâlimiye” diye adlandırılan kitlenin özelliği olarak, hakkı öğrenmek ve bilmek için insanın her devirde daima bir öğreticiye ihtiyacının bulunduğu iddialarını aktarmaktadır. Yani bu kitleye göre, “masum bir imam” veya bugünün kavramlarıyla ifade etmek gerekirse, “günahsız, hatasız bir önder”, insanın hakkı bilmesi ve öğrenmesi için şarttır ve kurtuluş ancak onun izinden gitmekle mümkün olabilir.

Gerçek mutasavvıflar içinse, Kur’an ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, bunu lafta bırakmayıp uygulamak, büyük ve küçük demeden bütün günahlardan uzak kalmaya çalışmak, ilmiyle amel etmek, niyetini ve kalbini düzeltmek önemlidir. Günümüz tarikat ehline gelince, önemli bir kısmının, geçmişin mutasavvıflarından ziyade, İmam Gazzalî’nin “Tâlimiye” diye adlandırdığı kesime benzediği, tasavvuftan nasiplerinin şeyhlerin konumunu abartmaktan ibaret olduğu, bu konuda aşırılık sergiledikleri açıktır.

İmam Gazzalî’nin sufî taifesiyle kimleri kastettiğini anlamak için şu ifadesine dikkat etmek gerekir:

 

“Mezkur ilimleri tetkik ettikten sonra, bütün gücümle sufîlerin yoluna yöneldim ve yollarının ancak ilim ve amelle tamamlandığını anladım.” (el-Gazzâlî, Dalâletten Hidayete, çev. A. S. Furat, İstanbul: Şamil Y., 1972, s. 59)

 

Buradaki “ilim ve amel” ifadesine dikkat etmek gerekiyor.

Şu ifade de önem taşıyor:

 

“Bu tarîkatın (yolun) tekbiri mesabesinde olan anahtarı, kalbin tamamiyle Allah zikriyle müsteğrak ve sonunda, Allah’ta tamamiyle yok olmasıdır.” (s. 64)

 

İlimsiz, amelsiz ve zikirsiz tasavvuf, yazısız kitap gibi birşeydir. İlimsiz tasavvuf olmaz, cahilin sofusu ancak şeytanın maskarasıdır.

İmam Gazzalî kendi dönemindeki, yani bundan 900 yıl öncesindeki durumu şöyle anlatır:

 

“İnsanlar arasına girmenin üçüncü faydası da, terbiye etmek ve edeb öğrenmektir. Yani insanlar arasına girmekle onların zahmet ve eziyetlerine katlanır ve bu hususta nefis mücahedesi yapar ve bu sayede nefsine ve şeytana galebe çalar…. İşte, geçmiş asırlarda başlangıç böyle idi, fakat şimdi insanlar arasına girmeğe bozuk maksatlar karıştı. Dinin diğer şiarları mihverinden çıktığı gibi, insanlar arasına girmekteki gaye de istikamet kanunundan ayrıldı. Görünüşteki hizmet ve tevazudan maksat, adam çoğaltmak ve servet edinmek oldu….” (İhya, C. 2, çev. A. Serdaroğlu, s. 607.)

 

İmam Gazzalî konuyla ilgili olarak şunları da söylemektedir:

 

“… Şu kadar ki, zamanımızın mutasavvifesi, batınları fikir zevkinden ve amelin inceliklerinden mahrum olup, tenhalarda Allahü Teala’yı zikirle ünsiyet edemediklerinden … onlar için inşa edilmiş kervansaray ve tekkelerde dolaşarak, oralarda gelen geçene hizmet edenleri kendilerine bağladılar. Kendi akıl ve dinlerini maskara ettiler. Çünkü iş ve güçleri riya ve gösteriş, şan ve şöhret kazanmak, türlü hilelerle servet edinmektir…. Müridlere faydalı bir terbiye vermez, onları kötülüklerden menetmezler. Yünden ve deriden elbise giyer, tekkelerde keyiflerine bakarlar. Şatahat ve taşkınlık edenlerin bazı yaldızlı sözlerini ezberler, onları okur ve kendilerini söz, kıyafet, seyahat ve görünüşte onlara benzetmeğe çalışır, kendilerini hayır yolunda zannederler…. Tasavvuf tamamen çöküntüye uğradı ve mahvoldu.” (A.g.e., C. 2, s. 635.)

 

Demek oluyor ki İmam Gazzalî’nin mutasavvıflarla ilgili övgü dolu sözleri esas itibariyle kendi zamanından önce yaşamış gerçek sufîlerle ilgilidir. Onun şu sözleri de, mutasavvıf olarak kimleri gördüğünü ortaya koymaktadır:

 

“… sofu, salahın üstünde diğer iyi vasıfları ile dininde adil ve salih kimse demektir…. Şayet fasık sofu diye bir şey düşünülecek olsa, kâfir sofu, fakih yahudi de düşünülebilirdi. Fakih, muayyen bir müslüman demek olduğu gibi, sofu da dininde yalnız kendisiyle adalet hasıl olacak miktar ile iktifa etmeyip, bunun üstünde kendine has bir adalete sahip olan kimsedir.” (A.g.e., C. 2, s. 636.)

 

Yani burada asıl ölçü herhangi bir şeyhe intisap etmiş olmak veya bir tarikate girmiş bulunmak değil, “salih” olmaktır. Konuya bu açıdan bakıldığında, günümüz tarikat mensuplarının büyük çoğunluğunun aslında mutasavvıf ya da sûfî olmadıkları, bu ismi takınmakla yetindikleri anlaşılır. Bir başka deyişle, günümüz tarikatlarında genellikle tasavvufun ismi var, aslı yoktur.

Konuyla ilgili olarak Kelâbâzî de, tasavvufun ilk temel eserlerinden olan “Ta’arruf”unda, bundan bin yıl öncesi için şöyle demektedir:

 

“… Daha sonra (bu yola) rağbet azalmış, istek zayıflamış, netice olarak da (tasavvuf yolu) ‘soru-cevap’, ‘kitap-risale’ şekline dönüşmüştür (Yaşanır olmaktan çıkmış, söylenir ve yazılır duruma gelmiştir)…. Vaziyet anlatıldığı şekilde devam etti. Nihayet mana gitti, isim kaldı. Hakikat kayboldu, şekil zuhur etti. Sonuç olarak hakikatı aramak bir süs, onu tasdik etmek bir zinet haline geldi. Tasavvuftan anlamayanlar sufîlik iddia etti, sufîlik vasfına haiz olmayanlar tasavvufla süslenmeye özendi. Tasavvufu kabul ettiklerini dilleri ile ikrar edenler, davranışlarıyla bu yolu inkar etti. Tasavvufu halka açıklama durumunda bulunanlar, bu yolun gerçek mahiyetini gizli tuttu, tasavvuftan olmayan şeyleri tasavvufa soktu. Bu yoldan olmayan şeyleri bu yola nisbet etti. Böylece bu yolda hak olanı batıl olarak gösterdi, gerçekten tasavvufu bilenlere cahil adını taktı…. Anlatılan durumun neticesi olarak gönüller tasavvuftan nefret etti, vicdanlar sufîlerden hoşlanmaz oldu….” (Ta’arruf, çev. Süleyman Uludağ, 2. b., İstanbul: Dergah Y., 1992, s. 48-49.)

 

İmam-ı Rabbanî de şöyle demektedir:

 

“… Bu zamanda, kendilerini sofiyeye benzetenler dahi, bu kötü ulema hükmündedir; bunların fesadı da başkalarına sirayet eder.” (Mektubat, C. 1, çev. A. Akçiçek, s. 164.)

 

Kuşeyrî (ö. 1072) ise, kendi zamanı için şöyle konuşmaktadır:

 

“Biliniz ki (Allah’ın rahmeti üzerinize olsun) bu taifeye mensup olan gerçek sufîlerin çoğunun nesli tükenmiştir. Zamanımızda bu zümrenin eserlerinden başka birşey kalmamıştır. Nitekim şu şiir bu hali çok güzel anlatmaktadır:

‘Çadırları onların çadırlarına benziyor, fakat çadırların içinde duran kabilenin kadınlarının, sevgilimin kabilesine ait çadırların kadınlarından başka olduğunu görmekteyim.’

“Bu yolda (tasavvuf yolunda) zamanla bir duraklama ve gevşeme meydana gelmiştir. Hatta doğrusunu söylemek gerekirse bu yol hakiki manasıyla yok olup gitmiştir. Kendileriyle hidayete ulaşılan şeyhler vefat edip gitmiş, onların sîretine ve yollarına tabi olan gençler azalmış, vera kaybolmuş, vera sergisi dürülmüş, tamah kuvvetlenmiş, hırsın kökleri ve bağları sağlamlaşmıştır. Dine (şeriat) hürmet hissi kalplerden silinmiştir. Zamanın sufîleri dine karşı kayıtsızlığı menfaat temin etmenin en güvenilir vasıtası olarak kabul etmişler, haram ile helal arasındaki farkı bir tarafa atmışlar, dine ve din büyüklerine karşı saygısız olmayı din haline getirmişlerdir….

“Sonra bu çeşit kötü şeyleri yapmaya da razı olmamışlar, hatta bunun da ötesinde en yüksek manevi hallere ve hakikatlere işaret etmişlerdir…. Allah’a vuslat halini gerçekleştirdiklerini, daima Hak ile kaim olup fena ehline katıldıklarını, üzerlerinde kendi iradelerinin değil de ilahî hükümlerin yürürlükte olduğunu, nefsaniyetlerinin yok olup fena makamında bulunduklarını, yaptıkları veya terkettikleri şeyler için çekiştirilip azarlanamayacaklarını, ahadiyyet sırlarının kendilerine keşfolunduğunu, cismanî varlıklarının tamamen alındığını, üzerlerinde beşerî hükümlerin kalktığını, fenaya erdikten sonra samedaniyyet nurlarıyla baki olduklarını, konuştukları zaman söyleyenin başkası olduğunu, tasarruflarında veya tasarruf olundukları şeylerde kendileri değil, kendilerinin yerine başkasının naib olduğunu iddia etmişlerdir.” (Abdülkerim Kuşeyrî, Kuşeyrî Risalesi, çev. Hoca Sadeddin Efendi, İstanbul: Yasin Yayınevi, 2003, s. 19-21.)

 

 

HAYRETTİN KARAMAN’IN EHL-İ KİTAP’LA İLGİLİ KAFA KARIŞIKLIĞI

Görsel

 

Dr. Seyfi Say

 

Prof. Dr. Hayrettin Karaman Hoca’nın araştırmacı ve düşünen bir ilim adamı olduğu herkesçe bilinen bir husus. Ayrıca, düşüncelerini açık ve anlaşılır bir dille ve “efradını cami, ağyarını mani” nitelikte özlü bir şekilde yazıya dökebilme becerisine sahip olduğu da görülüyor. Bir başka olumlu hasleti olarak, kendisini çok sert ifadelerle eleştirenlere karşı bile hakaretamiz bir üslup kullanmaktan kaçınması, edep sınırları içinde kalmaya çalışması gösterilebilir.

Bununla birlikte, Karaman Hoca’nın öteden beri bazı “aykırı” düşünceleri dile getirdiği ve tartışmalara yol açtığı da herkesin malumu. Bu tür “aykırı” düşüncelerin tartışılmasından daha tabiî birşey olamaz. Ancak, “usûl”e riayet edilerek ortaya konulan farklı düşüncelere “usûlsüz” tepkiler vermek, sloganik bir söylemle ithamlarda bulunmak, bu noktada faydadan çok zarar getirir. Bence de, Karaman Hoca, “aykırı” bulunan ve tartışılan görüşlerinde genellikle hatalı bir noktada ise de, bu, ona karşı kullanılan aşırı saldırgan dili benimsemek için yeterli bir neden olamaz.

Öte yandan, Karaman Hoca’nın da, “aykırı” görüşleriyle ilgili eleştiriler karşısında açık ve net bir duruş sergileyemediği görülmektedir. Her ne kadar kendisi, ifadelerinin açık ve net olduğunu söylüyorsa da, gerçek durum bunun tam aksidir. Bu yazıda bu nokta üzerinde durmaya çalışacağız. Ayrıca, muhataplarının ona karşı kullandıkları aşırı ifadelerin, Hoca’yı son zamanlarda, üslup konusunda bir ölçüde aşırılığa ittiği görülmektedir. Nitekim Karaman Hoca, “Yalanlar ve İftiralar” başlıklı (Yeni Şafak, 6 Mayıs 2011) yazısında şunları söylemektedir:

 

“ ‘Yalan ile iman bir arada durmaz’ denir. Şimdi ben, dindar ve Ehl-i Sünnet geçinen bazı şahısların benimle ilgili yalanlarını ve iftiralarını sıralayacağım; imanla bunların nasıl bir arada durduğuna onlar karar versinler!”

 

Bu şekilde konuyu “iman” noktasından ele alan, tekfir olarak da yorumlanabilecek ifadeler, Hoca’nın eleştirdiği ilim bakımından yetersiz kimselerden sâdır olduğunda insanı şaşırtmıyor, fakat Hoca’ya yakışmadığı kesin. Hoca, kendisine yöneltilen “iftira”ları sayarken şunu da aktarıyor:

 

“2. ‘Muhammedur Resulullah demeyenler de cennete girecek’.

“Yalan ve iftira.

“Peygamberimiz geldikten sonra onun hakkında yeterli ve doğru bilgiyi aldıkları halde ona iman etmeyenlerin cennete girebileceklerini ne ben söyledim, ne de düşüncelerini naklettiğim alimler (hiçbirimiz söylemedik).”

“3. ‘Yahudi ve Hristiyanları cennete sokan’.

“Yalan ve iftira.

“Kur’an-ı Kerim’in reddettiği, batıl olduğunu açıkladığı inançlarını aynen devam ettiren Yahudi ve Hristiyanların cennete gireceklerini ben söylemediğim gibi R. Rıza, S. Ateş gibi alimler de söylemediler. Benim değil ama onların söylediği şudur: ‘Batıl inançlarını terk eder, bir Allah’a ve ahrete iman eder, salih amel işlerlerse ve Peygamberimiz hakkında doğru bilgi aldıkları takdirde onun da hak peygamber olduğuna iman ederlerse (bu da bir çeşit İslam olduğundan) ahirette kurtulabilirler’.”

.

Gerçekte, mesele bu şekilde ele alındığında, Hoca’nın “Benim değil ama onların söylediği şudur” kaydını koyması bile gerekmez. Çünkü buradaki ifadede bir sorun yok. Tabiî ki, Yahudi ve Hristiyanlar, “batıl inançlarını terk eder, bir Allah’a ve ahrete iman eder, salih amel işlerlerse ve Peygamberimiz hakkında doğru bilgi aldıkları takdirde onun da hak peygamber olduğuna iman ederlerse (bu da bir çeşit İslam olduğundan) ahirette kurtulabilirler”. Ancak, bu ifadede kafayı karıştıran nokta, “bu da bir çeşit İslam olduğundan” kaydının konulmuş olması. Böylece Hoca (daha doğrusu R. Rıza ve S. Ateş), bildiğimiz İslam’ın dışında “bir çeşit İslam” daha bulunduğunu söylemiş oluyorlar.

Bu “bir çeşit İslam” acaba ne olabilir?..

Bunun cevabını, Hoca’nın konuyla ilgili diğer yazılarında bulabiliyoruz. Bir yazısında şöyle diyor:

 

“ ‘Son peygamber olan Peygamberimiz geldikten sonra O’nun davetine uyarak Müslüman olmayan, Allah’a şirk koşmadan, ahirete de şüphe etmeden iman eden ve “Salih amel” işleyen (bütün dinlerde ortak olan iyi davranışlarda bulunan ve kötülüklerden uzak duran) Yahudiler, Hristiyanlar (Ehl-i kitab) ahirette kurtuluşa erer mi?’ sorusuna İslam alimleri üç cevap vermişlerdir: 1. Davetin ulaşması mümkün olmayan yerlerde yaşayanlar müstesna bütün insanlar Son Peygambere inanmak mecburiyetindedirler; inanmayanlar ahrette kurtuluşa eremez. 2. İmam Gazzalî’ye göre iman mecburiyetinin iki şartı var a) Peygamber’in tebliğinin sahih olarak ona ulaşması lazım. b) Nazarı muharrik olacak şekilde olmalı; yani tebliğ yoğun ve tahrik edici olmalıdır. 3. Reşid Rızaların zamanından itibaren üçüncü bir adımın daha atılmış olduğunu görüyoruz. Meselâ Abduh (öğrencisi Reşid Rıza ekleme yaparak bunu anlatıyor) ‘Şüphesiz iman edenler, Yahudiler, Hıristiyanlar ve Sabiîler(den) her kim Allah’a ve ahiret gününe iman eder ve amel-i salih işlerse, elbette onların Rableri katında mükafatları vardır. Onlar için herhangi bir korku olmadığı gibi onlar üzülmeyeceklerdir de’ (Bakara: 2/62) mealindeki âyetin tefsirinde şöyle diyor: ‘Bu, Ehl-i fetret (Son Peygamber’den sonra yaşayan ve Müslüman olmayanlar) için de geçerlidir.’ Allah’a, ahiret gününe iman eden ve amel-i salih işleyen kimseler için korkacakları bir şey yoktur, yani bunlar nâcidir (kurtuluşa ererler).” (Hayrettin Karaman, “Necat (ahirette kurtuluş) konusunda bir tartışma”, Yeni Şafak, 22 Ağustos 2008)

 

Bu ifadelerde de, ilk bakışta bir sorun yok gibi görünüyor. Hatta, birinci görüşle üçüncü görüşün birbirinden farksız olduğu bile ileri sürülebilir. Fakat Hoca’nın bir başka yazısı, kazın ayağının öyle olmadığını ortaya koyuyor:

 

“Sözü edilen konuşmamda (s. 35) bu konuda şunları söylemişim:

“Ali Bulaç: Peki hocam, bir Hıristiyan Peygamberimiz için ne demelidir?

“H. Karaman: İyi bir insan, iyi bir Müslüman ve Peygamber olduğuna da inanmalıdır. Biz üç dinin mensupları şuna inanmalıyız; Hz. İsa Allah’tan vahiy almıştır, Hz. Musa, Allah’tan vahiy almıştır. Hz. Muhammed de Allah’tan vahiy almıştır. Buna inanmak durumundayız.

“İ. Üzüm: Peki ama hocam, Hıristiyanlar niye inanacaklar ki? İnandıkları takdirde Müslüman olmazlar mı?

“H. Karaman: Hayır, Müslüman olmazlar.

“İ. Üzüm: Olmaz ama bir gevşeme, bir kopma…

“H. Karaman: …Bir Hıristıyan veya Musevi, ‘Hz. Muhammed’in de Allah’dan vahiy aldığına inanıyorum,’ der. Sonra ‘bu peygember (Hz. Muhammed) benden ne istiyor,’ sorusunu sorar. Yani, ‘Ben bir Museviyim ya da Îseviyim, dinimi bırakıp şu ana kadar inandığım ve yaşadığım şeylerden tevbe edip Müslüman olmamı mı bekliyor? Yoksa başka bir beklentisi mi vardır?’ Ben diyorum ki, İslâm ulemâsı içinde, Kur’an-ı Kerim’e bakarak Peygamberimizin beklentisinin bundan ibaret olduğuna inanlar var. Peygamberimiz ‘Yahudi mutlaka Müslüman olsun!’ demiyor, ‘Hıristiyan mutlaka Müslüman olsun!’ demiyor. Diyor ki; ‘Yahudiler ve Hıristiyanlar tek Allah’a inansınlar, ahirete inansınlar ve kendi kitaplarında da bulunan iyiliklere göre yaşasınlar, (yani bizim amel-i salih dediğimiz şeyler) beni de sahtekârlıkla, yalancılıkla itham etmesinler. Getirdiğim kitabı da şuradan buradan çalıntı olduğunu söylemesinler.’ Dolayısıyla ‘Bu takdirde onlar da cennete giderler’ demiş oluyor. Bu inançta olanlar var mı? Var. Bu inançta olmayanlar var mı? Onlar da var…” (Hayrettin Karaman, “Necat konusu (2)”, Yeni Şafak, 29 Ağustos 2008)

 

Hoca’nın “bu inançtan olmayanlar”ın varlığını müjdelemesi gerekmiyordu. Onların varlığı zaten biliniyor. Ancak, “bu inançta olanlar”ın varlığı şaşırtıcı.. Onların kimler olduğu da, Hoca’nın diğer yazıları gözönüne alındığında kendiliğinden ortaya çıkıyor: R. Rıza ve S. Ateş. İ. Üzüm’ün sorusuna “Hayır, Müslüman olmazlar” diye cevap veren Hoca’ya bakılırsa, söz konusu isimlere göre, “Peygamberimiz ‘Yahudi mutlaka Müslüman olsun!’ demiyor, ‘Hıristiyan mutlaka Müslüman olsun!’ demiyor”. Ya ne diyormuş? Şunu: “Yahudiler ve Hıristiyanlar tek Allah’a inansınlar, ahirete inansınlar ve kendi kitaplarında da bulunan iyiliklere göre yaşasınlar, (yani bizim amel-i salih dediğimiz şeyler) beni de sahtekârlıkla, yalancılıkla itham etmesinler. Getirdiğim kitabı da şuradan buradan çalıntı olduğunu söylemesinler.” Böyle oluyorlar, fakat müslüman olmuyorlar, yahudi ve hristiyan kalıyorlar. Hz. Peygamber s.a.s., “Dolayısıyla ‘Bu takdirde onlar da cennete giderler’ demiş oluyor”muş. Kime göre? R. Rıza ve S. Ateş’e göre.. Fakat Hoca aynı zamanda şöyle diyor:

 

“3. ‘Yahudi ve Hristiyanları cennete sokan’.

“Yalan ve iftira.

Kur’an-ı Kerim’in reddettiği, batıl olduğunu açıkladığı inançlarını aynen devam ettiren Yahudi ve Hristiyanların cennete gireceklerini ben söylemediğim gibi R. Rıza, S. Ateş gibi alimler de söylemediler.”

 

Ya ne söylemişler:

 

“Batıl inançlarını terk eder, bir Allah’a ve ahrete iman eder, salih amel işlerlerse ve Peygamberimiz hakkında doğru bilgi aldıkları takdirde onun da hak peygamber olduğuna iman ederlerse (bu da bir çeşit İslam olduğundan) ahirette kurtulabilirler.”

 

Ancak Hoca, İ. Üzüm’e cevap verirken, “Evet, onlar bir çeşit müslümandır” demiyor, yahudi ve hristiyan kaldıklarını söylüyordu. Bu ifadenin mantıkî sonucu, Yahudi ve Hristiyanlar’ın, belirli şartları taşımaları durumunda, müslüman olmadıkları halde cennete girebilecekleridir. Dolayısıyla Hoca’nın, madem ki kendisi aynı görüşleri söylemiyor (“Savunmuyorum” dese daha açık ve anlaşılır olacak. “Yanlış buluyorum” dese çok daha iyi olur), bu konuda S. Ateş’le muarızları arasındaki tartışmaya müdahil olmaması, onların ne söyleyip ne söylemediklerini bu kadar dert etmemesi daha doğru olur

Hoca’nın bir başka yazısı, S. Ateş’in görüşlerini daha iyi kavramamızı sağlıyor:

 

“…Ama Süleyman Ateş Bey’in yaklaşımı böyle değil. O müçtehidâne (müctehidce) yaklaşıyor…. Meselâ Süleyman Bey’in bu Yahudi, Nasârâ ve Sâbiînin, ‘şeksiz, şirksiz Allah’a inanmaları ve amel-i salihde bulunmaları halinde cennete girecekleri’ konusunu anlattığı… bir makalesini okumuştum… Sonunda dedim ki ‘Hay mübarek, senin şu yazdıklarından bütün dünyada istifa edecek Hristiyan, Yahudi, Sâbiî sayısı beş ile elli arasındadır -çünkü ikinci konuşmasında itiraza cevap verirken- çok kısa ve çabuk söyledi geçti, bilmem dikkatinizi çekti mi? Orada bir üçüncü şartı daha var, onu da kabul ediyor, belki de zaman içinde kabul etti Süleyman Bey, o da şu; tekrar ediyorum ‘Allah’a şeksiz, şirksiz inanacak, âhirete inanacak, amel-i salihte bulunacak, Kur’ân-ı Kerîm’in de gerçek olduğuna inanacak ve bizim Peygamberimiz’in de peygamber olduğuna inanacak, ama Kur’ân-ı Kerîm ile değil de kendi kitabının sahih olan ahkâmı ile, tahrif edilmemiş olan ahkâmı ile amel edecek.’ ” (Hayrettin Karaman, “Ne demiştim?”, Yeni Şafak, 19 Şubat 2009)

 

Peki bunlar Tevrat ve İncil’in tahrif edilmemiş aslını nereden ve nasıl bulacaklar da onun “sahih ahkâmı” ile amel edecekler sorusunun cevabını istemekten vazgeçtik, fakat bu, teorik olarak, Yahudi ve Hristiyanlar’ın “belirli şartlar çerçevesinde”, müslüman olmadıkları halde cennete girebileceklerini savunmak değilse, nedir?

Üstelik Hoca, “aslı kısmen bozulmuşTevrat ve İncil’e inanmayı da yeterli gören bir anlayıştan söz etmektedir:

 

“M. Abduh, Reşîd Riza ve Süleyman Ateş gibi çağımıza yakın veya çağdaş bazı alimelere göre ellerinde, aslı kısmen bozulmuş da olsa bir ilâhî kitap bulunan Hristiyanlar ve Yahudîler gibi Ehl-i kitab da, şirk koşmadan Allah’ın birliğine ve ahirete iman eder, salih amel işlerlerse, Son Peygamber’i de –bildikleri takdirde- inkar etmemek şartıyla ahirette kurtuluşa ererler.” (Hayrettin Karaman, “Ebedi Âlemde Kurtuluş (Necat)”, Yeni Şafak, 26 Ekim 2008.)

 

“Aslı kısmen bozulmuşluk” meselesine, “asl”ı elimizde bulunmadığı için açıklık getiremeyeceğimize göre, iş gelip mevcut Tevrat ve İncil’i olduğu gibi kabul etmeye dayanmaktadır. Ya da Hayrettin Hoca, meseleye açıklık getirmek için, bu konuda sözcüleri gibi davrandığı zevatın konuyla ilgili çözümlerini de “söyleme” lütfunda bulunabilir.

Karaman Hoca’nın bir başka yazısı da yine konuyla ilgili:

 

“Evet ben diyorum ki: 1. İslam düşüncesinde ‘Şirk koşmadan Allah’a, şüphesiz olarak ahirete iman eden ve salih amel işleyenlerin, Müslüman olmasalar da cennete girebileceklerini’ kabul eden bir yorum vardır…. Bu sözü ben demiyorum, diyenlerin bulunduğunu naklediyorum.” (Hayrettin Karaman, “Diyanet’in İlmihal’i ve Tefsiri”, Yeni Şafak, 19 Mart 2009.)

 

Müslüman olmasalar da cennete girecek bu kimseler Yahudi ve Hristiyanlar olduklarına göre, acaba Hoca neyi tartışmaktadır? Her ne kadar Hoca bunu kendisi söylemiyor olsa da, söyleyenlerden aktarmak suretiyle söylemiş oluyor. Ayrıca bunu, “İslam düşüncesindeki bir yorum” olarak İslam’a mal ettiği, karşıt görüşlerle aynı kategoride ve aynı saygınlık derecesinde gösterdiği görülüyor. “Böyle bir görüş var, bunu söylüyorum, fakat kabul etmiyorum” ya da “Yanlış buluyorum” dese, sorun kalmayacak. Hoca’nın, “İslam düşüncesinde böyle bir görüş var, fakat ben söylemiyorum” demesi, İmam-ı Azam’ın Basra’ya gönderdiği talebesine verdiği taktiği hatırlatıyor: “Orada sana birşey sorulmadıkça tartışmalara katılma. Sorulduğunda da, ‘Bu konuda farklı görüşler var’ diyerek söze başla, onların görüşlerini ve başka görüşleri aktar, kendi görüşünü de, ‘Ayrıca şöyle diyenler de var’ diyerek dile getir.”

Hoca, nakletmek ya da “söylemek”le yetinmeyip, doğru veya yanlış bulduğunu da söylerse, tartışma bitebilir.

Karaman Hoca’nın, kendisine yöneltildiğini belirttiği iftiralardan biri de şöyle:

 

“5. ‘İslam’da recm yoktur’.

“Yanlış.

“Bunu söyleyen; yani ‘recim cezası mensuhtur, kaldırılmıştır’ diyen Muhammed Ebu Zehra’dır. Ben, Mustafa Ahmed ez-Zerka, Yusuf Kardâvî ve daha başkalarının söylediğimiz ise şudur: Recim cezası had (değişmez belirli ceza) değil, tazirdir (yöneticilerin uygulama veya değiştirme konusunda yetkili oldukları cezadır).”

 

Halbuki, Hoca’nın 27 Ağustos 2010 tarihli yazısının başlığı şu: “Recim yoktur”. 7 Kasım 2010 tarihli yazısının başlığında ise, ne dediğini tekrar hatırlatıyor: “ ‘Recim Yoktur’ demiştim”. Bir başka yazısında ise, vardığı sonucu şöyle özetliyor:

 

“Sonuç:

“İslam alimleri arasında recim cezasının değişmez bir ceza olmadığını veya Yahudi şeriatına ait olan bu cezayı İslam’ın kaldırdığını ve şeriat adına uygulamanın mümkün ve caiz olmadığını savunan önemli isimler vardır. Bu sebeple günümüzde İslam aleyhine kullanılan ve insanları İslam’dan korkutmaya yarayan bir cezayı sahiplenmek ve savunmak uygun değildir.” (“M. Ebu Zehra ‘Recim yok’ diyor”, Yeni Şafak, 29 Ağustos 2010.)

 

Görüldüğü gibi Hoca, bu konuda, “Recim yoktur diyenler de var. Ben sadece söylüyorum” demiyor. Aslında, yazılarına attığı başlık, vermek istediği mesajı yeterince açık ve net biçimde anlatıyor: “Recim yoktur”. “Recim yoktur” şeklindeki başlık, “Recim yoktur” değil de, “Recim vardır” anlamına geliyor da, biz mi kelimelerin anlamını yitirdik?!.. “Yok” kelimesinin anlamı ne zamandan beri değişti?!

Bu durumda Hoca’nın, “Hayrettin Karaman ‘Recim yoktur’ dedi” diyenleri iftira atmakla suçlamak yerine, açıkça, “Evet, bence recim, had cezası olarak yoktur, tazir cezası olarak vardır, fakat sahiplenilmesi ve savunulması uygun değildir, yani günümüz için düşünürsek recim diye uygun ve savunulabilir bir ceza yoktur” demesi gerekir. Çünkü sözlerinden çıkan anlam budur. Ya da Hoca, “Ben görüşlerimi yanlış ya da yanlış anlaşılabilecek şekilde ifade etmişim” diyebilme tutarlılığını ve açık sözlülüğünü göstermelidir.

.

(Kaynak: http://beyanname.blogcu.com/hayrettin-karaman-in-ehl-i-kitap-la-ilgili-kafa-karisikligi/10463017)

.

Genel içinde yayınlandı

ERDOĞAN’IN ABD ZİYARETİ VE SURİYE

Görsel

 

Mahmut Yılmaz

 

Türk gazetelerinin genel yayın yönetmenlerine, “ABD Başkanı Obama’yla bölgesel konuları ve Türkiye-ABD arasındaki ekonomik ilişkileri değerlendirdiklerini” söyleyen Başbakan Erdoğan, heyetler arası yapılan ve 2,5 saat süren görüşmelerde konuların “derinlemesine” ele alındığını ifade etmiş.

Nasıl anlamalı bunu?..

Derin devletten sonra bir de “derin dış politika” mı var?..

Suriye konusunda somut gelişmeler oldu mu?” şeklindeki soruya Erdoğan’ın cevabı şöyle:

 

En somut yanı ‘Esed’siz Suriye.’ Cenevre sonrası bir adım atılacaksa Esed’siz bir süreç olacak. Muhalefetin güçlendirilmesi konusunda da herhangi bir sıkıntı yok. Şu ana kadar Suriye, kendi halkına karşı 283 füze kullandı. Bunlar noktasal atışlardır. Karada güçleri yok. Tank, top atışı ve füzeyle güçlerini gösteriyorlar. ‘Sarin’ denilen kimyasal silah kullandıklarının da tespiti var. Tüm bunların uluslararası kamuoyuna duyurulması ve Esed’in ‘yalnızlaştırılması’ söz konusu olacak. Rusya madem ‘Esed’in avukatı değilim.’ diyor. Daha ne kadar yanında duracak görmek lazım. Göreceğiz… Bu seyahatin ardından Rusya başta olmak üzere Suudi Arabistan vs. bölgesel seyahatler planlıyorum.

 

Erdoğan, “Obama yönetiminin bir ay öncesine göre farklı bir yerde durduğunu düşünüyor musunuz?” şeklindeki soruya ise şöyle cevap veriyor:

 

Daha kararlı gördüm. Ama askeri bir adım konusunda onlar da düşünmüyorlar. Cenevre sürecinde beklediğimiz neticeyi alabilirsek o zaman çok daha farklı kararların alınması mümkün olur.

 

“Askerî operasyon ihtimali var mı halen?” şeklindeki soruya verilen cevap ise şöyle:

 

Süreç içerisinde yazılı ve görsel medyamız dahi Beşşar’a karşı durmadılar. Bu ülkenin Başbakan’ına ‘katil’ yakıştırması yapan anamuhalefet liderine karşı medya daha fazla yayın yapmalıydı. Biz olmasaydık, bu katliamlar olmayacak mıydı? Suriye muhalefeti milli egemenlik mücadelesi veriyor. Biz elimizden gelen lojistik desteği veriyoruz, vereceğiz. Demokrasinin zaferi olacaktır. Ama aşırı uçlara da müsaade etmeyiz.

 

Bir başka soru, “Cenevre Konferansı‘na ilişkin beklentiniz nedir? Seçim yapılması vs. öneriliyordu” şeklinde. Erdoğan’ın cevabı şöyle:

 

Bu biraz mümkün değil. Şam ve Humus’un belirli bölgelerinde sadece Esed etkin. Nasıl bir seçim olacak? Esed Saray’da mı yapacak? Lazkiye’de etkinlik kurmak istiyorlar. Orada da Beyat Türkmenleri söz konusu… Banyas katliamı da onlara gözdağı vermek içindi…

 

“Suriye’ye müdahale için uluslararası koalisyon lehimize mi?” şeklindeki soruya verilen cevap ise, bir hayalkırıklığını yansıtıyor:

 

İyi niyetli adımlarımız karşılık bulmadı. Durum Irak’tan çok farklı. Akraba bağlılıkları fazla ve tarihi birlikteliklerimiz de söz konusu. İkinci Cenevre sonuç alırsa iyi olur.

 

Bu sorular ve verilen cevaplar çerçevesinde Türkiye hükümetinin Suriye politikasının bir çıkmazda olduğunu söylemek mümkün.

ABD’nin tam anlamıyla oyalama politikası güttüğü, Suriye’deki sorunu Esed ve rejim olmaktan çıkarıp “aşırılara karşı teyakkuz” zeminine kaydırdığı anlaşılıyor.

Cenevre’de ne olacağı da belirsiz.

Daha doğrusu, Cenevre Konferansı manevrası ile konu hem “büyük güçlerin kontrolü”ne alınmış hem de şimdilik sürüncemeye bırakılmış oluyor.

Bunlar neden Libya için de bir Cenevre Konferansı düzenlememişlerdi?

Neden NATO güçleri hâlâ Afganistan’da? Neden ülkeden tümden çekilip konuyu bir konferansa havale etmiyorlar?

Neden zamanında Irak’ta “konferanslı” bir çözüm yolu aramamışlardı da Ebu Gureyb‘e kadar uzanan yolu açmışlardı?

Erdoğan’a göre, Cenevre sonrası bir adım atılacaksa Esed’siz bir süreç olacak”mış.

Bu konuda topu Cenevre Konferansı’na havale eden Erdoğan’ın, “aşırılar” konusunda “etkili ve yetkili” bir tonda görüş beyan ettiği görülüyor. “Demokrasinin zaferi olacaktır. Ama aşırı uçlara da müsade etmeyiz” diyor.

“Demokrasi”nin zaferi!..

Türk gazetelerinin genel yayın yönetmenlerine bunları söyleyen Erdoğan, acaba Amerikalılar’a “aşırı uçlar” konusunda neler söylemiş olabilir?..

Evet Erdoğan, “Suriye muhalefeti milli egemenlik mücadelesi veriyor” diyor, “Biz elimizden gelen lojistik desteği veriyoruz, vereceğiz. Demokrasinin zaferi olacaktır. Ama aşırı uçlara da müsaade etmeyiz”.

Bu nasıl bir “milli egemenlik mücadelesi” ki, orada kimin aşırı, kimin mutedil olduğuna Suriyeliler’in kendisi değil de Erdoğan (daha doğrusu ABD) karar veriyor?

Sen burada, Suriye dışından, oradaki “aşırılara müsade” etmeme hakkını kendinde bulabiliyorsun. Lafa gelince de onlar “milli egemenlik mücadelesi” vermiş oluyorlar.

Bu kimin egemenliği, senin mi (ve/veya ABD’nin mi), yoksa Suriyeliler’in mi?

Bu nasıl bir demokrasinin zaferi?

Senin ihraç etmeye çalıştığın şey ABD güdümündeki bir demokrasi değilse, kendince nasıl birilerini aşırılar olarak yaftalayabiliyor ve onlara müsade etmemekten söz edebiliyorsun?

Kim adına veya kim hesabına, kime ya da kimlere karşı duruyorsun?

Neden, “Suriye halkının kendi içindeki ‘aşırı’ bulduğumuz kesimlere özgür demokratik seçimlerde müsade etmeyeceğini umuyorum. Fakat tabiî ki takdir onların, hür iradelerine ve demokratik tercihlerine saygımız var” şeklinde gerçekten “demokratik” bir beyanda bulunmuyorsun, bulunamıyorsun?

Yoksa, Türk gazetelerinin genel yayın yönetmenleri üzerinden ABD yönetimine, “Görüşmelerimizde gerekli mesajları aldım, bakın gazetecilerimize de bunları söylüyorum” mu demek istiyorsun?

Bu demokrasi anlayışı gerçekten tuhaf.. Bilemiyorum nasıl adlandırmak gerekiyor. Acaba bunlara “demokrasi aşırıları” ya da “aşırı demokratlar” diyebilir miyiz?

Bilindiği gibi Türkiye’de geçmişte “aşırı demokratlar“ın birşeylere müsade etmemelerinden milletçe çok çektik. Mesela böylesi aşırı demokratlar, demokrasimizi kurtarmak için Menderes’i Yassıada’ya ve sonra da ipe göndermişlerdi.

28 Şubat sürecinde de, demokrasimizi kurtarmak için tankları yürütmüşler, “bağımsız” yargıyı brifinglerle aydınlatmışlar, “seçilmişler”i kazığa oturtmakla ödüllendirme vaadinde bulunmuşlar, demokratik partileri (Refah ve Fazilet) kapatmışlar, Erbakan’ı ve çevresini seçilme hakkından mahrum etmişlerdi vs. vs.

Aşırı demokratlar, demokrasi aşkıyla öyle bir yanıp tuşuyorlar ki, başka ülkelerdeki “aşırılar”a müsade etmeye hiç tahammülleri yok. Onların “milli egemenlik mücadeleleri”nin “demokratik” çizgide kalmasını “konferanslarla” vs. sağlıyorlar.

Bunların ulusal düzeyde ipe gönderme, tank yürütme ve parti kapatma, uluslararası düzeyde ise daha başka türden son derece “ılımlı” yöntemleri var. Bu ılımlı yöntemler, Afganistan‘da görüldüğü gibi, oldukça güçlü hava, deniz ve kara desteğine sahip. Mesela birisi, “Ben ülkemde inancıma göre yaşamak ve yönetilmek istiyorum. Ben İslam Şeriati’ne bağlıyım” dediği zaman, olanca kararlılıklarıyla “Sana müsade etmeyeceğiz” diyor, ılımlı bombardımanlarla ortalığı dehşetengiz biçimde aydınlatıyorlar. İnsanları aşırıların karanlığından kurtarıyorlar.

Birilerinin, “Biz de bu oyunda varız” demeleri “aşırılık”, fakat onlara müsade etmeme dışında herhangi bir kararlılık sergilemeyenlerin tutumu “ılımlılık”..

Evet Suriye’de insanlar birbirlerini boğazlıyor; katliam, tecavüz vs. haddi hesabı aşmış, insanlar birbirlerinin kanını içiyor, birileri de “Ama orada aşırı düşüncelere sahip insanlar var, asıl sorun onlar. Onlara müsade etmeyeceğiz” diye “politika” belirliyorlar.

Aşırılık, Suriye’de şu anda yaşanan cinayetler, bombalamalar, yağmalamalar, tecavüzler vs. değil.. Aşırılık, birilerinin Şeriatçı olması, yani İslam hukukuna, Kur’an ve Sünnet’teki yasalara bağlı kalmayı savunması.

Efendim, Erdoğan Beyaz Saray’da “kutsal” Türk helvası ve “mübarek” pişmaniye yemişmiş, Başbakanımız Obama’ya celi sülüs hat ile istif şeklinde yazılmış bir levha hediye etmişmiş..

Biz bunlarla keyiflenip oyalanırken, elin gâvuru, “Suriye bir Irak olmayacaktır, bir Libya olmayacaktır, ama bir Taliban Afganistan’ı ya da İhvan Mısır’ı hiç olmayacaktır” diyor.

İnsanların evleri yıkılıyor, bombalanıyor, çocuklar bile vahşice öldürülüyor, kadınlara tecavüz ediliyor; Amerikalı “stratejik ortaklarımız” ise, bize, “aşırı düşüncelere sahip olanlara müsade etmeme” konusunda “gaz” veriyorlar.

Aşırılıktan kasıtları beldeleri yakıp yıkmak, insanları doğramak, sarin gazlarıyla zehirlemek, kadınlara tecavüz etmek değil. Aşırılıktan kasıtları, Kur’an ve Sünnet’e olan “kökten/yürekten/samimi” bağlılık duygusu.

ERBAKAN, SİYASAL İSLAM VE İSLAMCILIK

Görsel

Ahmet Polat

 

Türkiye’de İslâm’ın siyasal ve toplumsal alandaki tezahürlerinin yok edilmeye ya da sınırlandırılmaya çalışıldığı son derece katı bir sürecin, 1950’de Demokrat Parti iktidarı ile birlikte yerini nisbî bir yumuşamaya bıraktığı bilinen bir olay. Ancak DP, gerek kurucuları, gerekse kadroları itibariyle CHP’nin içinden çıkmış bir siyasal hareket durumundaydı. Onun, CHP çizgisine muhalif bir duruş sergilemesi kısmen Menderes’in kişiliğinden, kısmen yeni bir hareket olmasının onu farklı bir siyaset üslubuna zorlamasından, kısmen de CHP’ye muhalif olan halk kitlelerinin DP’ye sahip çıkmasından kaynaklanan bir gelişmeydi.

Erbakan’ın 1969’da başlattığı hareket ise, DP tarzı muhalefeti bir adım öteye taşıyor, sisteme muhalif ve İslâmcı bir kimlikle kendisini gösteriyordu. Evet, ilk bakışta bu hareket, bütünüyle sistem karşıtı gibi görünüyordu. Ancak, Erbakan’ın seçtiği yol, aslında, yapısı gereği sistemle uzlaşmayı gerektiriyordu. Çünkü, “mevcut sistem içinde” ve “mevcut rejimin belirlediği kurallar çerçevesindeiktidar olmaya çalışmak, söz konusu hareketin temel stratejisi durumundaydı. Bir siyasal parti ile sisteme muhalif bir hareket konumunu sürdürmek, söz konusu siyasal parti üzerindeki Anayasa’ya, Siyasal Partiler Yasası’na ve diğer yasalara uygunluk şartı çerçevesinde kolay sürdürülebilecek birşey değildi. Bu yüzden, Erbakan’ın kurduğu partilerin dört defa kapatılmış olmasını yadırgamamak gerekiyor.

Bununla birlikte, Erbakan’ın partilerinin kapatılması, gerçekte onun faaliyetlerinin ve söylemlerinin mevcut rejimin yasalarıyla açık biçimde çelişmesinden değil, onun iktidar olmasını istemeyen çevrelerin “niyet okuma”larından kaynaklanıyordu. Ancak bu niyet okuma girişiminin tümden temelsiz olduğu söylenemezdi. Çünkü Erbakan, kapalı kapılar ardında, not tutmaya ve kayıt almaya izin vermediği zamanlarda çok farklı söylemler dile getirebiliyor, “gizli gündem” iddialarına yol açan ifadeler kullanabiliyordu. Hiç kuşkusuz bu, rejimin muhbirleri tarafından takip ediliyor ve biliniyordu. Bununla birlikte, partilerinin kapatılmasını, herşeye rağmen, ilki (MNP) hariç, son tahlilde, rejimle olan ihtilafından çok, dış müdahale faktörüne bağlamak gerekir. 12 Eylül, sadece onun partisini değil, devleti kuranların partisi CHP’yi de kapatmıştı. Refah Partisi ile Fazilet Partisi’nin kapatılmasına yol açan 28 Şubat sürecinin dış bağlantılarının varlığı ise, bugün herkes tarafından kabul ediliyor. Şayet dış müdahale faktörü asıl etken ya da katalizör olarak müdahil olmasaydı, söz konusu partilerin kapatılması, öyle görünüyor ki, salt sistem içi dinamiklerin etkisiyle gerçekleşebilecek birşey değildi. 

Bununla birlikte, Erbakan’ın “gizli gündem” olarak görülebilecek söylemlerinin tümden İslâmî bir nitelik taşıdıklarını söylemek mümkün değildir. Daha doğrusu, Erbakan, kapalı kapılar ardındaki kayıt edilmesine izin vermediği konuşmalarında İslâmî bir kavramsal çerçeve ile konuşuyorduysa da, gerçekte akıl yürütüş biçimi İslâmî açıdan sorunluydu. Herşeyden önce, “halifelik” anlamını yüklediği bir “cihad emiri” unvanını kendisine yakıştırıyordu. Ona göre, “cihad emiri”ne tâbi olmayı reddedenler, “patates dini”nden bile kabul edilebilirdi. (Bunları bizzat dinlemiş bulunuyoruz.) Ancak Erbakan, söz konusu konuşmalarında, kendisinin dışarda “kuş dili” konuştuğunu da belirtmekten geri kalmıyordu. Gerçekten de, dışardaki kuş dili çerçevesinde, 60-70 milyon kardeşti. Erbakan’ın kendisini desteklemeyenlere layık gördüğü patates dininden olma yaftası, ucu “tekfir”e kadar uzanabileceği için, çok büyük bir hata idi. (Mesela Almanya’da Millî Görüş camilerine devam eden insanlar arasında, bu tür söylemlerden etkilenerek, diğer camilere gidenleri açıkça tekfir edenler vardı. İnsanlara böyle bir suçlama yöneltebilmek için, öncelikle, Erbakan’ın siyasî hareketini ve tezlerini desteklemek gerektiğini, farklı düşünmeye imkân vermeyecek açıklıktaki şer’î delillerle, daha doğrusu naslarla göstermek gerekiyordu. Bunun gösterilemeyeceği ise açıktı. Gösterilebilseydi bile, o delile göre amel etmemek değil, ancak o delili reddetmek böylesi bir üslubu haklı hale getirebilirdi.)

Erbakan’ın “cihad emirliği” teorisi, M. Es’ad Coşan hoca ile aralarında yaşanan çatışmanın da temelini oluşturuyordu. Çünkü Erbakan’a göre, bütün şeyhler, cihad emirine tâbi olmak zorundaydı. Cihad emiri tek olurdu, şeyhler ise sayıca çok olabilirdi. (Bunu da bizzat kendisinden dinledik. Gerçekte sadece “halife“nin tek olması gerektiği söylenebilir. Halife, birden fazla cephede çok sayıda cihad emirini görevlendirebilir. Böylesi bir “cihad emiri”, insanlara, “Benim kumandam altına girmek zorundasınız” da diyemez; onu atayan halife, kimlerin onun emri altında bulunacağını belirler. Böylece Erbakan, hiçbir şer’î delile dayanmadan kafasından fıkhî hükümler uyduruyor, ictihad yapıyordu.)

Es’ad Coşan, bu noktada Erbakan’a muhalefet etti, fakat onun “cihad emirliği” teorisinin geçersizliğini vurgulamak yerine, tam tersi yönde bir iddia ile ortaya çıktı. Ona göre de, müslümanların din alimlerine biat etmeleri gerekiyordu ve şeyhlere yapılan intisap, aynı zamanda halifeye yapılan biat anlamına geliyordu. Erbakan, kendisinin başında bulunduğu tekkenin önceki şeyhine (Mehmed Zahid efendiye) intisap etmişti, o halde kendisine de itaat etmek zorundaydı. Ayrıca Coşan, hatalı bir yaklaşım sergileyerek, Erbakan’ın aslında cihad anlamına gelen bir faaliyette bulunmadığını söylemeyi tercih etmiş, Afganistan’ı örnek göstererek, cihadı “kıtal” olarak yorumlamıştı. (Esad Coşan, Erbakan’ı bu şekilde eleştirmekle birlikte, kendisiyle çelişme pahasına, başka konuşma ve yazılarında farklı fakat daha doğru yorumlarda bulunmuştur. “Cihadın en üstünü zalim idareciye hakkı söylemektir” hadîsinin de gösterdiği gibi, cihad her zaman “kıtal” şeklinde yapılmaz. Coşan’ın o dönemde Erbakan’a yönelttiği tenkitler, muhatabının “cihad emirliği” ve “patates dini” kavramlarının temelini oluşturduğu söylem çerçevesinde önemli ölçüde haklılık payına sahiptiyse de, yanlış bir üsluba ve bazı tutarsız yaklaşımlara da dayanıyordu. Mesela, Erbakan’ı eleştirdiği konuşmasında, Ercüment Özkan’ın, İsmail Nacar’ın ve Emin Çölaşan’ın kendisine saldırmasına rağmen onlara cevap vermediğini, müslüman oldukları için hesaplaşmayı ahirete bıraktığını söylüyordu. Bununla birlikte Esad Coşan, Çölaşan’ın “müslümanlığına” olan saygısını, Hasib efendiden beri tekkenin mensubu bulunan Erbakan söz konusu olunca gösterememiş, “Emanete riayeti olmayanın imanı, ahdinde durmayanın dini yoktur” hadîsi ile onu “din ve iman” noktasından, bir başka deyişle müslümanlığı bakımından hedef almıştı.)

Bununla birlikte Es’ad Coşan’ın, Erbakan’ı daha sonra, her ne kadar onun, savunduğu tezlerden vazgeçtiğini gösteren bir işaret bulunmuyorduysa da, güçlü bir şekilde desteklemeye devam ettiği görüldü. Hatta, 28 Şubat müdahalesine yol açan süreçte, Muhsin Yazıcıoğlu’nun dışardan destek vermesini sağlamak suretiyle, söz konusu partinin iktidar ortağı olmasının önünü açtı. Aynı şekilde, 28 Şubat müdahalesiyle RP iktidarının yıkılmak istenmesine de tepki gösterdi. Söz konusu müdahale, siyaset üzerindeki etkilerini, salt Erbakan hükümetinin yıkılması değil, RP’nin ve ardından Fazilet Partisi’nin kapatılması şeklinde devam ettirdi. Bu iki partinin arka arkaya kapatılması, Erbakan’ın siyasî yasaklı hale getirilmesi, onun ayrıca kayıp trilyon davası ile kıskaca alınması, Akparti’nin kurulması ve iktidar olması için gereken uygun zemini, doldurulmaya hazır siyasal boşluğu oluşturdu. Şayet Erbakan siyasî yasaklı hale getirilmese, partileri (hem Refah, hem Fazilet) üstüste kapatılmasaydı, Akparti’nin ortaya çıkma ve büyüme şansı bulunmayacaktı. Ancak Akparti, ülke içi güç odaklarının iznini, “Millî Görüş gömleğini” çıkartmış olması sayesinde alabilmişti. AB üyeliğini en temel dış politika hedefi olarak belirlemiş olması sayesinde de, uluslararası sistemin desteğini kazanmıştı. Bütün bunların sonucunda Erbakan’ın hareketi (Saadet Partisi), yüzde 2 küsurluk oy oranı ile tarihindeki en zayıf konumuna geriledi.

Erbakan’ın bütün bir siyasal hayatının Türkiye’ye ne getirip götürdüğü sorusu bu noktada önem taşımaktadır. Ona yöneltilen hayalcilik suçlamasının aksine, gerçekçiydi. Sistemle mücadele ederek siyasal hayata katılmasının mümkün olmadığını biliyordu, bu yüzden onunla uzlaşmayı, rejimin izin verdiği sınırlar içinde faaliyette bulunmayı tercih etti. Her ne kadar Erbakan, yaptığı Alparslan ve Sultan Fatih vurgusu ve “Millî Görüş” ile “adil düzen” gibi kavramlarıyla rejimin sınırlarını zihniyet bakımından tanımadığını imâ ediyorduysa da, sistem de zaten ondan, bundan daha fazlasını beklemiyordu. Bu açıdan Erbakan hareketi, mesela bir İhvan-ı Müslimîn hareketinden köklü bir biçimde farklılık göstermektedir. Ancak Erbakan, sistem içi güç odaklarını, Türkiye’nin İslâm ülkeleriyle olan ilişkilerinin geliştirilmesi yönünde ikna edebileceğini umuyordu. Aslında, sistem içi dinamikler, Erbakan’ın bu yöndeki “hayalleri”ne çok da karşı değillerdi; çünkü Erbakan, Türkiye’nin merkezde yeraldığı, İslâm dünyasının başı olduğu, dolayısıyla son tahlilde milliyetçi ya da millî (ulusal) kabul edilebilecek bir bakış açısına sahipti. Ancak Erbakan, bu uluslararası projelerinin, mevcut uluslararası sistemle uzlaşmadan gerçekleşemeyeceğini görmezden geldi. Ülke içi siyaset noktasında sergilediği gerçekçiliği (veya pragmatizmi) burada göstermedi, mesela D-8’ler hareketini başlattı. Doğal olarak bu, Erbakan için İslâmî açıdan olumlu bir puandır. Bu yüzden de, uluslararası dinamikler, destekledikleri 28 Şubat süreci ile onu tasfiye ettiler. Bu tür bir gerçekçiliği Akparti kadrolarının ve belirli bir cemaatin sergilediği, uluslararası sistemin hassas olduğu noktaları gözönünde tutarak hareket ettikleri, AB hedefine yürümeyi (yani Batıcılığı) Türkiye’nin dış politikasının ana ekseni olarak benimsedikleri ve uluslararası sistemle son tahlilde uzlaştıkları görülmektedir.

Bu noktada hem uluslararası sistemle hem de ülke içi rejimle uzlaşmayan bir siyasal tavrı Bediüzzaman’ın sergilediğini kabul etmek gerekiyor. Yeni Asya gazetesinden Kâzım Güleçyüz’e göre, Erbakan’ın “din adına siyaset” anlayışını eleştirmeye devam eden Yeni Asya’nın temeldeki haklılığı, “Erbakan’ın en yakınında bulunup, bugün AKP kurucu ve yöneticileri olarak devam edenlerin ibretli itiraf ve ikrarlarıyla” tasdik edilmiş bulunuyor. “Onlardan biri, ‘Bediüzzaman’ın haklılığını 28 Şubat duvarına toslayınca anladık’ diyen Cumhurbaşkanı Gül.” (Kâzım Güleçyüz, “Nurcular ve Erbakan”, Yeni Asya, 2 Mart 2001.) Ancak, mevcut rejimde din adına siyasetin başarılı olamayacağını daha baştan anlamış bulunan Bediüzzaman’ın tutumu, dindarların din dışı bir siyasetin parçası olmaya teşvik edilmeleri ya da mevcut rejimi benimseyen çevrelerin pasif destekçileri olmaya yönlendirilmeleri anlamına gelmiyordu. Gerçekte sadece Erbakan’ın “duvara toslaması” değil, Yeni Asya’nın siyasal tavrı ve Abdullah Gül gibi isimlerin ve Akparti’nin bugünkü söylemleri de, Bediüzzaman’ın mevcut sistemde siyaset yapma konusunda sergilediği kaygılarının haklılığını göstermektedir. Böylece Bediüzzaman’ın sistemle ve rejimle uzlaşmama tavrı, onun haklılığını savunanlar tarafından, tam aksi bir tavrın gerekçesi haline getirilmekte, dolaylı olarak sistemin onaylanmasına ve fiilî bir uzlaşmaya dönüştürülmektedir.

Ancak, yukarıda da belirtildiği gibi, böylesi bir uzlaşmacılıktan Erbakan da kendisini tümden kurtaramamıştı. İslâm’ın siyasal dilini mevcut sistemin izin verdiği sınırlar içinde “kuş dili”ne çevirirken, onu bir yandan da farkında olarak veya olmayarak çarpıttığını ve onun yanlış anlaşılmasına zemin hazırladığını kabul etmek gerekiyor. Ayrıca, izlediği özünde takiyyeci yöntemin, izleyicilerinin 28 Şubat sınavında kaybetmelerine ve “Millî Görüş gömleğini” kolayca çıkarmalarına katkıda bulunduğu görmezden gelinemez. Böylece Erbakan, kapalı kapılar ardında en fazla vurguladığı noktada (cihad) kaybetmiş ve izleyenlerinin de kaybetmesine yol açmış oluyordu. Çünkü yaşanan şey cihad (cehd) olmaktan çok teslimiyetti. Sürekli cihadın önemini vurgulayan, hatta Elmalılı Hamdi Yazır’ın tefsirini bu noktada eleştiren Erbakan ile Elmalılı’yı karşılaştırmak ilginç olabilir. İstanbul Teknik Üniversitesi’nde öğrenci olduğu yıllarda arkadaşlarıyla toplanıp “Hak Dini Kur’an Dili” tefsirini okuduklarını söyleyen Erbakan’a göre, merhum Elmalılı cihadın önemini anlayamamıştı. Çünkü, “salih ameller”den bahsedilen (Yasin Suresi’ndeki) bir ayet-i kerimeyi tefsir ederken her türlü hayrı tek tek sayıyor, fakat cihattan bahsetmiyordu (Bunu da Erbakan’dan bizzat dinledik.) Sanki Elmalılı, cihat ayetlerini tefsir etmeye sıra gelince onları atlamıştı.. Böylece Erbakan, Elmalılı’yı doğru dürüst okumamış olduğunu da göstermiş oluyordu. Oysa, 1920′li, 30’lu yılların zor şartlarında tefsir yazan Elmalılı, eserinde laikliğe açıkça tavır koyabilmiş, ayrıca mevcut sistemin şahıs yüceltmeciliğine tepki gösterebilmiş biridir. “Fırtınalı zamanda gemide dini Allah’a has kılıp yalvaranların karaya çıkınca şirk koştuklarını” ifade eden iki ayrı ayetin tefsirinde Elmalılı, bizim bunu Çanakkale ve Sakarya’da yaşadığımızı, insanların Allah’a yürekten dua ettiklerini, fakat zafer kazanılınca, “Filancadan oldu, falanca yaptı” diyerek şirk koştuklarını ifade edebilmiştir. Aynı şekilde, Tevbe Suresi’nin 31’nci ayetini tefsir ederken, Hristiyanlar’ın ve Yahudiler’in, onların helal dediklerine helal, haram dediklerine haram demek suretiyle hahamlarını ve papazlarını rabler edinmeleri durumunun, günümüzde parlamenter sistem şeklinde kendisini gösterdiğini yazabilmiştir. Merhum Elmalılı, sistemin sunduğu bir imkândan vakarla, salâbet-i diniyye ile, taviz vermemeye çalışarak, hakkı eğip bükmemeye özen göstererek yararlanmış, bir başka deyişle, açıkça veya görünüşte haktan sapma anlamına gelecek bir takiyyeye ya da uzlaşmaya yönelmemiş, rejime meyletmemiş, onu dolaylı olarak bile olsa onaylaması anlamına gelen beyan ve söylemlerden bütünüyle uzak durmaya uğraşmıştır.

Halihazırda, Türkiye’deki eksikliğin Erbakanlar’ın yokluğundan değil, Elmalılılar’ın bulunmayışından kaynaklandığını, çok daha rahat şartlarda Elmalılı’nın yarısı kadar bile müstakîm tavır koyabilecek isimlerin çıkmadığını görüyoruz. Türkiye’nin asıl sorunu budur.. Bu yüzden, Elmalılı’yı okumadan onu eleştiren, İslâmî bilgi birikimi bakımından son derece yüzeysel bir insan “cihad emirliği” (halifelik) davası güdebiliyor ve insanlar da buna inanıyor, inanabiliyoruz. Ona karşı çıkan bir şeyh, Esad Coşan da, bilgi eksikliği yüzünden bir başka yanlışı savunabiliyor, biat ile intisabı karıştırabiliyor. Çünkü, Türkiye’de, bu bilgi kirliliğine dur diyecek, ilimde derinleşmiş ve dünyevî hiçbir hesap gütmeden, kimseye şirin görünme gibi bir kaygı taşımadan hakkı gür bir şekilde söylemekten kaçınmayacak yeni Elmalılılar maalesef yetişmedi. Erbakan’ın zekâsının işlekliğini, azmini ve belirlediği hedeflere konsantrasyonunda sergilediği sebatı inkâr edemeyiz elbette. Fakat bu niteliklerin, aynı zamanda onun zaaflarına da hizmet ettiğini kabul etmek gerekiyor.

Bir hadîsde, ahir zamanda veya kıyamete yakın, insanın acizlikle facirlik arasında tercih noktasında kalacağı belirtiliyor ve o gün acizliğin tercih edilmesi tavsiye ediliyor. Ancak zaruret durumunda (heva ve hevesin değil, Şeriat’in zaruret tanımı çerçevesinde) mazur görülebilecek eylem ve söylemler, normal zamanlarda ve gönüllü olarak benimsendiğinde, bu, görünüşte bir kazanç ya da başarı için kaçınılmaz bir ön şart gibi değerlendirilebilir, ama ne pahasına?.. İslâm dışı hedefler belirlemiş olan güç odaklarıyla onların belirlediği alan içinde ve onların koydukları kurallar çerçevesinde “uzlaşanların”, ne kazanıp ne kaybettiklerini iyi hesap etmeleri gerekiyor. Bununla birlikte, aynı güç odaklarının, tuzak (görünüşte) “sistem dışı” hareketler oluşturmak suretiyle de oyun kurmakta son derece mâhir olduklarını unutmamak önem taşıyor. Burada mühim olan, insanın hareket noktasının sistemle uzlaşma veya sistem karşıtlığı gibi menfî bir noktaya değil, İslâm’a uygunluk gibi müsbet bir bakış açısına dayanmasıdır. İçinde bulunulan ortamı ve kendi hareket tarzımızı idealize eden, ideal olarak ortaya koyan bir yaklaşımı benimsemek, mevcut sistemi ve kendimizi putlaştıran bir bakış açısına sahip olmamız anlamına gelir. Gerçek idealin ancak Kur’an ve Sünnet’e uygunluktan ibaret olduğunu, mevcut bütün birey ve toplulukların da imtihanda bulunduklarını unutmamak gerekiyor. Son tahlilde ehl-i küfre söylenecek olan şudur: “Sizin dininiz (benimsediğiniz siyaset, dünya görüşü, yasaların kaynağını oluşturan zihniyet) size, benim dinim (Kur’an ve Sünnet’in kayıtsız şartsız hâkim olması inancı) banadır.” Uluslararası sistemle yürütülen, Hristiyanlar’ın aslında Allah’a şirk koştuklarını söylemeye imkân vermeyen bir diyalog faaliyetiyle, ulusal sistemle varılan, Şeriat düşmanlığının aslında İslâm’ı tahkir etmek ve dolayısıyla Allahu Teala’ya savaş açmak anlamına gelen bir cürüm olduğunu söylemeye engel bir uzlaşma arasında fark yoktur. Demokrasi ve laiklik gibi kavramlar ya da ilkeleri ortak payda kabul etme ve benimseme tutumu çerçevesinde oluşturulan bir uzlaşma zemini ise, son tahlilde İslâmî hedefleri terk etmekten başka bir anlama gelmeyecektir. Ayrıca bütün bu ilkeler, İslâmî taleplere karşı onları öne çıkaranların, “acıkınca yemekten çekinmeyecekleri birer put” olmaktan öteye de gitmeyecektir. Hukukun üstünlüğü ilkesi bile, söz konusu hukukun beşerî niteliği ve demokratik yollarla bile değiştirilemez, değiştirilmesi teklif bile edilemez, yani asla sorgulanamaz sınırları gözönüne alındığında, o hukuku yapanların üstünlüğünü kabul etmekten başka bir sonuç vermeyecektir.

 

KARAMAN’IN USULSÜZ FETVASI

Görsel

Ahmet Çelik

 

Prof. Dr. Hayrettin Karaman hoca, Yeni Şafak gazetesinde yayınlanan “İslamcı ‘muhalif entelektüel’ midir?” başlıklı yazısında (http://yenisafak.com.tr/yazarlar/HayrettinKaraman/islamci-muhalif-entelektuel-midir/37710), özlü bir biçimde bazı temel gerçeklerin altını çiziyor.

Evet Karaman, “usul” nedir bilmeyen, Ehl-i Sünnet ile bid’at fırkalar arasındaki ihtilaf noktalarının ne olduğundan habersiz olduğu halde sözümona Ehl-i Sünnet’i savunan tiplerle mukayese bile edilemez. Bununla birlikte, söz konusu yazısında örneklendirmede yaptığı hata, dile getirdiği gerçekleri berhava ediyor.

Yazısının sonunda diyor ki:

 

Merhum Erbakan’ın kısmen ve zaman zaman açıklanan hedefi İslam idi, islamcılar bu hedefte ona muhalif olamazlardı, ama yöntem konusunda bazıları muhalif olabilirler, başka yöntem gruplarının yanında olabilirlerdi.

O ocaktan yetişen başkaları için de aynı tutum meşrudur; bu mana ve mahiyette yanlarında olmak da olmamak da islamcılığa aykırı değildir.

 

Böylece Karaman, bir “fetva” vermiş oluyor. Ancak, yazısının başında dile getirdiği “genel doğrular” gerçekte bu sonuca varmasını haklılaştırmaya yetmez.

O genel doğrular, bu “özel” olaya uymuyor.

İlk sorun, Erbakan’ın hedefi ve yöntemi ile ilgili..

Erbakan’ın “kısmen ve zaman zaman açıklanan hedefi” ne anlama gelmektedir?

İslam, sadece “kısmen ve zaman zaman açıklanan” bir hedef olabilir mi?!

Parçalı ve bütün zamanları kapsamayan bir İslam hedefinden söz etmek ne kadar mantıklıdır?!

Bu ne anlama gelmektedir? Hedefinizin kısmen İslam, kısmen de başka birşey olması mı?..

Zaman zaman İslam’ı, zaman zaman da başka birşeyi savunmak anlamına mı geliyor bu?

Böyle birşey, İslam açısından caiz olabilir mi?!

Karaman, lütfedip, bu saf ve yalın olmaktan uzak hedefte değilse bile, yöntemde Erbakan’a muhalif olunabileceğini kabul ediyor. Peki Erbakan’ın kendisi bunu kabul ediyor muydu?

Hayır!.. Tam aksine, yöntemde kendisine muhalif olanları “patates dini”nden olmakla suçluyordu. (Ondan bizzat duymuş bulunuyorum.)

Karaman, yazısında şunu da söylüyor:

 

Usulüne göre yapılmış ictihadlar, yorumlar ve yetkilisi tarafından alınmış kararlara fikir ve ilim yönünden muhalif olmak caizdir, ama bu muhalefet kardeşlik, yardımlaşma, destek, sevgi hal ve davranışlarına zarar verecek şekilde olamaz.

 

Evet, “usulüne göre yapılmış ictihadlar”da durum budur.. Ancak, Erbakan’ın yaptığı ictihadlar, “usulüne göre yapılmış ictihadlar” mıydı?

Sen kendin, “tam” ve “tam zamanlı” hedef olarak İslam’ı ilan edemeyeceksin, bunu yapmamayı kendin için caiz göreceksin, sonra da, senin kısmen şöyle kısmen böyle olduğu ilan edilen ve zaman zaman farklı telden çalındığı için tam olarak ne olduğu bir türlü anlaşılmayan hedefin konusunda tereddütleri bulunan insanları patates dininden olmakla suçlayacaksın.. Seni desteklememelerini caiz görmeyeceksin..

Böyle birşey, bu kurt taksimi, “usulüne göre yapılmış ictihad” mıdır?

Evet, birçokları Erbakan’a sırf müslüman olduğu için zarar vermeye çalıştı; ancak, onların bu sınırsız ve ölçüsüz İslam düşmanlığı, Erbakan’ın İslamî açıdan hatalı görüşlerini “usulüne göre yapılmış” ictihad kabul etmeyi gerektirmez.

Ne yazık ki, Karaman’ın yazısı zımnen bu varsayım ya da iddia üzerine kuruludur.

Doğal olarak, bu söylediklerimiz, Erbakan’a muhalif İslamî grupların, onun aksine, savundukları görüşler ve yöntemleri konusunda tümüyle haklı olduklarını düşündüğümüzü göstermez.

Mesela, Demirel’e destek verebilmiş birilerinin, gerçekte, Erbakan’a destek vermeme konusunda mazeret bulmaları pek mümkün görünmemektedir. Erbakan’a destek vermemek için öne süreceğiniz bütün gerekçelerin, Demirel için fazlasıyla mevcut bulunduğu kolaylıkla gösterilebilir.

Görüldüğü gibi Karaman, Erbakan örneğini verdikten sonra, “O ocaktan yetişen başkaları için de aynı tutum meşrudur” diyerek, sözü isim vermeden Erdoğan’a ve Akparti’ye getirmektedir.

Bu da, gerçekte fasit bir kıyastır.

Ne Erdoğan, Erbakan’dır, ne de Akparti MSP ya da Refah Partisi’dir.

Karaman’ın, (“usul” bilen) hiç kimsenin itiraz edemeyeceği, etmeyeceği “genel” doğrulardan hareketle kaşla göz arasında vardığı sonuçlar, hiç de tutarlı değildir.

Önce, Erbakan’ın yöntemini, desteklenmesi de muhalefet edilmesi de caiz “usulüne göre yapılmış bir ictihad” seviyesine yükseltiyor, sonra da, “aynı ocak”tan yetişmiş olanlara da benzer şekilde yaklaşılmasını “meşru” ilan ediyor.

Ne yazık ki Erbakan’ın usulsüz ictihatları, meşru olmayan söylemleri vardı. Patates dini söyleminin gizli olmasının pek fazla önemi yoktur, çünkü hedefinin İslam olduğunu da gizlice dile getiriyor, zahirde “millî görüş”, “ahlâk ve maneviyat”, “adil düzen” vs. gibi kavramları kullanıyordu.

“Aynı ocak”tan yetişenlere gelince, bunların Erbakan tarafından yapıldığı şekilde gizlice de olsa ilan edilen bir İslam hedeflerinden söz edilemez. Bu, onların İslamî değerleri hiç önemsememeleri ya da İslam düşmanı olmaları anlamına gelmemekle birlikte, ortadaki gerçek budur.

Mesela, Mehmet Ali Şahin’in Vatan gazetesinden Ruşen Çakır’a “Dindarları laikleştirdik” şeklinde açıklamada bulunduğu ileri sürülmüş, sonra Şahin bu ifadesiyle ilgili olarak şu açıklamayı yapmıştı:

 

Devlet Bakanı ve Başbakan yardımcısı Mehmet Ali Şahin dün Vatan´ın manşetinde yer alan ´dindarları biz laikleştirdik´ sözünü kendisinin söylemediğini belirterek, gazeteyi yalanladı ve haberde imzası bulunan Ruşen Çakır´a kendisinin öyle bir söz söylemediğini açıkladı.

´Dindarları biz laikleştirdik´ ifadesinin kendisine ait olmadığını belirten Bakan Şahin, ´Ruşen Çakır´a böyle bir söz söylemedim Sözlerimle uzaktan yakından alakalı olmayan böyle bir ifadeyi neden kullandı, o ifade bana ait olmadığı halde niçin bana mal etti bilemiyorum´ dedi.

Vakit gazetesi yazarı Serdar Arseven´in sorularını yanıtlayan Şahin, ´Ben asla öyle bir ifade kullanmadım. Aksine, kişilerin laik olamayacağını, devletin laik olacağını söyledim. kişi laik olmaz, devlet laik olur. Devletin dini olmaz çünkü dinin muhatabı şahıstır. Her şahıs da olmaz, akıl baliğ olacaktır. Ruşen (Çakır) bana sorduğunda, Cumhuriyet´in tüm niteliklerinin şu anda her zamankinden fazla güvence altında olduğunu söyledim. Anayasamızdaki laiklik anlayışına vurgu yaptım. ´Hiç bir zaman dinsizlik anlamına gelmeyen laikliğin, herkesin inancında mezhebinde, özgür olması, dini inancından dolayı farklı bir muameleye tabi tutulmayacağı´ anlamına geldiğini söyledim. Ben Ruşen´e ´dindarları biz laikleştirdik´ demedim. Benim söylediklerimin bazıları yer almamış´ dedi. (http://www.haber7.com/medya/haber/175985-bakan-sahin-vatana-dindarlari-laiklestirdik-demedim)

 

Doğal olarak, “Devletin dini olmaz” diyenler, “Devletin dili olmaz, insanların dili olur, o halde resmî dilden söz etmeyelim” demiyorlar.

Şahin, “Dinin muhatabı şahıstır” diye fetva veriyor, “Dinin muhatabı aynı zamanda toplumdur, devlettir” diyemiyor, demiyor. Tam aksini söylüyor, “Devletin dini olmaz” diyor.

İslamcılık buysa (ki bu görüş sahiplerini Karaman, “ocak” gerekçesiyle İslamcı kabul ediyor), İslamcı olmamak nasıl birşeydir?

Avrupa usulü, yani hristiyanca bir laikliği savunmak (ki John Keane gibi Avrupalı yazarların dile getirdiği üzere, laiklik bir “hristiyan projesi”dir), İslamcılık mıdır?!

İslamcı sayılmak için, “din düşmanı” olmayan, her dine karşı hoşgörülü bir laikliğin savunucusu olmak yeterli midir?!

Ölümü gösterip sıtmaya razı etmek, insanların sağlığını korumak anlamına mı gelir?!

Din düşmanlığından ibaret bir laiklik yorumunun karşısına hristiyanca/Avrupalı bir laikliği tek alternatif olarak koymak, “Devletin dini olmaz” demek, İslamcı olmak mıdır?!

Şahin’in bu “laik ictihadı”nın “usulüne uygun” bir ictihad olduğu, dolayısıyla Erbakan’la “aynı ocak”tan yetişmiş bu kişilere destek verme ya da vermemenin aynı ölçüde “meşru” (Şeriat’e uygun) olduğu öne sürülebilir mi?

İslam, böylesi bir konuda bu şekilde Cumhuriyet’in temel “nitelik”lerinden ve Anayasa’daki “ilke”lerden hareketle yapılan bir “ictihad“a izin vermiş midir?

Erdoğan’ın, Arınç’ın vs. beyanlarından hareketle de konuya ilişkin çok şey söylenebilir (Mesela Erdoğan’ın millet tanımı ve milliyetçilik anlayışı tamamen laik karakterde). Fakat, meselenin anlaşılması için bu kadarı yeterlidir.

Karaman, illa da böylesi konulara girecekse, genel doğruları yazmakla yetinmeli, özel örneklendirmeler yaparak vebal altına girmemelidir.

Usulsüz ictihadlar yapmamalı, başkalarının usulsüz ictihadlarını meşru ilan etmemeli, yanlış fetvalar vermemelidir.

.

ZAMANIN GİZLİ İMAMI SAFSATASI

Görsel

Dr. Seyfi Say

 

Bilindiği gibi, bu ümmetin 73 fırkaya ayrılacağı, bunlardan sadece birinin kurtulacağı hadîs-i şerîf ile bildirilmiştir. Kurtulacak olanlar Hz. Peygamber s.a.s.’in sünneti ve ashabının yolu üzere olanlardır.

Dalaletteki fırkaların Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat ile her meselede ihtilaf halinde olduklarını düşünmemek gerekir. Kimisi kader, kimisi şefaat, kimisi kabir azabı, kimisi Allahu Teala’nın sıfatları, kimisi de imamet/hilafet gibi konularda Ehl-i Sünnet ile ihtilafa düşmüşlerdir.

Bu sapık fırkalardan birisi, İmamiyye Şiası içinde yer alan İsmailiyye’dir.

Şehristanî (ö. 548 h.), el-Milel ve’n-Nihal’de, onlar hakkında şunları söylemektedir:

 

Onlara göre arz hiçbir zaman zâhir ve belirli veya bâtın ve mestur (örtülü) olan, hayatta olup görevini yerine getiren bir imamdan hali kalmaz…

Onların mezhebine göre, zamanının imamını bilmeden ölen kimse cahiliyyet üzere ölmüştür. Keza bir imama biat etmeden ölen kimse de yine cahiliyyet üzere ölmüştür. (Muhammed Abdülkerim eş-Şehristanî, İslam Mezhepleri, çev. Mustafa Öz, İstanbul: Ensar, 2005, s. 192-193.)

 

Abdülkahir el-Bağdadî (ö. 429 h.), el-Fark beyne’l-Fırak adlı eserinde, Batıniyye’den olan İsmailîler’in zamanın sahibi olan imam”a gıyapta biat aldıklarını belirtmektedir. (Abdülkahir el-Bağdadî, Mezhepler Arasındaki Farklar, çev. Ethem Ruhi Fığlalı, 4. b., Ankara: TDV Y., 2007, s. 183.)

M. Ebu Zehra, İsmailîler hakkında şu bilgileri veriyor:

 

… bunlar, imamların gizli-saklı da olabileceğine ve ona itaat etmenin yine vacip olduğuna inanırlar. Yani, bu gizlilik onların imametine engel olmamaktadır….

Bunlara “Bâtınî” denilmesinin sebeplerinden bir tanesi de, bunların çoğu zamanlarda “İmam gizlidir” demiş olmasıdır….

İsmailîlerin … görüşleri üç temel üzerinde kurulmuştur….

1. İlahi feyiz, Allah’ın imamlara lütfettiği marifetin bir parçasıdır.

2. İmamın açık ve bilinen bir kişi olması gerekmez. Gizli ve örtülü bir kişi de olabilir. Bununla beraber, ona itaat etmek vaciptir….

3. İmam hiçbir insana karşı sorumlu değildir…. (Muhammed Ebu Zehra, İslam’da Siyasî, İtikadî ve Fıkhî Mezhepler Tarihi, çev. Sıbğatullah Kaya, İstanbul: Birim Y., 1993, s. 61-62.)

 

Ehl-i Sünnet uleması arasında, Batınîler’in/İsmailîler’in bütün bu konularda haktan sapmış oldukları konusunda ittifak vardır. Öyle ki, sırf bunların imamet anlayışlarının Müslümanlar’ın itikadını bozmakta olduğunu gördükleri için, müteahhirîn uleması konuyu itikad kitaplarına almayı gerekli görmüşlerdir.

Günümüzde bazılarının bir yandan İsmailî/Batınî grupların dalaletten ibaret bu görüşlerini savundukları, diğer yandan da sözde Ehl-i Sünnet’i müdafaa davası güttükleri görülmektedir.

Bunların takiyye mi yaptıkları, veya Ehl-i Sünnet’in imamet/hilafet anlayışı konusunda koyu bir bilgisizlik içinde mi oldukları, ya da tutarlı ve mantıklı düşünmeyi başaramayacak kadar dağınık bir zihne mi sahip bulundukları, yahut hakkı kabul etmeyi gururlarına yediremedikleri için bile bile yanlışta inat mı ettikleri konusunda kesin birşey söylemek zordur. Aslında bu husus önemli de değildir. Açık olan husus, imamet/hilafet konusunda Ehl-i Sünnet akidesini terk etmiş olan bu tür kimselerin Ehl-i Sünnet’i savunma adına ortaya attıkları fikirler konusunda dikkatli olmak gerektiğidir. Çünkü dalalet ehli fırkaların görüşlerini Ehl-i Sünnet’e aitmiş gibi gösterebilmektedirler.

.